Kariyerinizin bu noktasında, müzikle kurduğunuz ilişkinin ilk yıllarına kıyasla bir dönüşüme girdiğini hissediyor musunuz?
Kesinlikle. Hayat nasıl katman katman derinleşiyorsa, benim müzikle kurduğum bağ da yıllar içinde daha rafine bir faza geçti. İlk yıllarda daha içgüdüsel ve ‘anlık’ hareket ediyordum; şimdi ise hem duyguyu hem de anlamı daha net okuyan bir yerden yazıyorum. Yaşadıklarım, okuduklarım, dinlediklerim… Hepsi perspektifi güncelliyor. Dolayısıyla şarkı yazma ve söyleme biçimim de doğal olarak daha nitelikli, daha derin bir standarda oturdu.
Bugün sizi stüdyoya sokan motivasyon nedir?
Müziğe duyduğum tutku hâlâ ilk günkü kadar canlı. Stüdyo benim için sadece üretim alanı değil; bir yaratıcı laboratuvar. Sevdiğim dostlarımla, özgür bir zeminde, hiçbir kalıba sıkışmadan üretmek en büyük motivasyonum. Kendi stüdyomun olması bu anlamda stratejik bir avantaj; çünkü hız, konfor ve kreatif kontrol tek merkezde birleşiyor. Sahnedeki uzun soluklu ekibimle de aynı dili konuşuyor olmak, bu üretim döngüsünü sürdürülebilir kılıyor.
Özellikle son dönemde arka arkaya üretim yapan bir Gökhan Türkmen görüyoruz. Nasıl bir süreç içerisindesiniz?
Merkezim değişmedi: İyi müzik üretmek. Ben kimlik mimarimi erken dönemde kurduğum için, dinleyiciye sunacağım parçanın nereye oturacağını daha baştan öngörebiliyorum. Bu, olgunlukla gelen bir ‘iç raporlama’ gibi. Son dönemde üretimin artması da bununla bağlantılı, içsel döngülerim daha verimli çalışıyor. Söz tarafında işbirliklerine daha açık bir dönemdeyim bestede ise hâlâ bizzat sorumluluk almayı seviyorum. Kısacası süreç hem hızlı hem de kontrollü ilerliyor.
Peki çalışma alanınız dışında, müzikten uzaklaştığınızda, kendinize yakınlaşabildiğiniz başka alanlar var mı hayatınızda?
Spor… Çocukluktan beri hayatımın omurgalarından biri. Konser günü bile spor yaparım çünkü zihni ve bedeni aynı anda dengede tutuyor. Doğanın içinde olmak da bana çok iyi geliyor. Ayrıca tiyatro benim için ciddi bir beslenme kanalı. Bunlar, üretim kapasitemi artıran ‘yakıt alanları’ diyebilirim.
Şarkılar özgür karar alma alanım
Bir konser sonrasında yaptığınız paylaşıma düştüğünüz not çok ilgimi çekti: “Sahneye çıktığımda etkisinden çıkamıyorum…” Seyircinin karşısında sanatınızla iç içe olmak tam olarak böyle bir duygu mu?
Evet, tam olarak öyle. Sahneye çıktığım an, gündelik hayatın bütün gürültüsü kapanıyor ve başka bir frekansa geçiyorum. Orada zaman farklı akıyor hem çok güçlü hem de çok kırılgan bir enerji var. Seyirciyle aynı anda nefes almak gibi… Benim için sahne, bir performans alanı olduğu kadar bir duygusal temas alanı. O nedenle konser bittikten sonra bile üzerimde bir süre kalır; etkisinden kolay çıkamıyorum.

Bugün geriye dönüp baktığınızda “iyi ki böyle olmuş” dediğiniz bir kırılma noktanız var mı?
‘Büyük İnsan’ın o dönemde hızlı yayılması, çok net bir şeyi gösterdi: Dinleyici araya aracı istemiyor; samimiyet ve şarkı yeterli. O şarkı, dinleyicimle aramdaki doğrudan bağı güçlendirdi ve benim de müzikal yolculuğumda bir anda ölçek büyüttü. O gün şunu daha derinden anladım, asıl güç şarkının kendisinde. Ben de o günden beri aynı samimiyet standardını korumaya çalışıyorum.
Dinleyenleriniz şarkılarınızda kendilerini bulmuş olduklarını, anlaşılmış hissettiklerini söylüyorlar. Bir sanatçı olarak bu duygu size nasıl geri dönüyor?
Şarkılar benim özgür karar alma alanım. Tam anlamıyla ana akımın içine yerleşmek yerine, kendi melodik ve sözel dilimi inşa etmeyi seçtim. Matematik ile değil, duygu ile hareket ettiğimde; dinleyen kişinin kendi hikâyesiyle temas kurabileceği boşluklar açılıyor. Elbette işin bir disiplin tarafı da var; sahnedeki reaksiyon, sosyal medyadaki dönüşler, geri bildirimler… Hepsini kendi süzgecimden geçiriyorum ama şarkının ilk doğduğu saf hâlini korumaya da özen gösteriyorum. Dinleyenlerin şarkılarıma eşlik ederken benim sancımı, korkumu, neşemi, dünya görüşümü hissedebildiğini görmek, geri dönüşlerin en kıymetlisi.
Zannediyorum şarkılarınızdaki nostaljik ve romantik tınılar da buna bir etken.
Dijital fırtına hepimizi etkiliyor
Ne dersiniz, hayatın her alanında olduğu gibi müzik sektöründe de geçmişe özlem var mı? İnsanlar eski duyguları ve parçaları mı arıyor?
Bugünkü dijital fırtına hepimizi sert biçimde etkiliyor ama doğru yönetilirse büyük fırsat da barındırıyor. Yine de şunu söyleyeyim, 30 yıl önceki hayat ve duygular birebir yok artık; dünya çok hızlandı. AI çağında bambaşka alışkanlıklar oluşuyor. Eskiden bilgiye ulaşmak zaman ve emek isterdi şimdi birkaç saniyede önümüze geliyor. Bu kolaylık, bazı şeyleri hızlandırırken bazı duyguları da seyreltiyor. Yaş aralığı genişledikçe insanlar geçmişlerine daha çok ayna tutuyor; o saflığı, bozulmamışlığı, toprağın kokusunu, denizin mavisini arıyorlar. Bu özlem, müzikte nostaljiye ve romantik tınılara yönelimi artırıyor çünkü müzik, insanın kayıp duygularına en hızlı temas eden kanal.
Sohbetimizin sonuna doğru yaklaşırken ‘Bir Başıma’ adlı çalışmanıza da değinmek isterim. Bu şarkıda sizi içine en çok çeken duygu neydi?
Sözü ve müziği dostum Birkan Nasuhoğlu’na ait. Bir gece aradı, “tam senlik bir şarkı yazdım” dedi. İlk anda içimde çok net bir hareket başladı; sanki şarkı beni kendi yoluna çekti. ‘Bir Başıma’ içsel yalnızlık ve duygusal kırılganlık üzerinden çok dokunaklı bir hikâye kuruyor. Beni yakalayan şey de bu oldu, ruhu jilet gibi kesen bir yalınlık. Yakın tanıyanlar bilir dışarıdan sakin görünsem de içeride her şeyi yoğun yaşayan biriyim. Şarkı bu anlamda bende birebir karşılık buldu.
‘Bir Başıma’nın ardından sürpriz şarkılar peş peşe geliyor gibi görünüyor. 2026’nın bu ilk günlerinde sizi ne tür yeni çalışmalarla göreceğiz?
‘Bir Başıma’ hedefini bilen bir şarkıydı; dinleyenlerimde çok hızlı karşılık buldu ve güçlü bir sahiplenme gördü. Şimdi 30 Ocak’ta yayında olacak ‘Ezberime’ var. Ardından yıl boyunca peş peşe yeni şarkılar gelecek. Bu dönemde üretimi bir takvim baskısı gibi değil, iyi planlanmış bir portföy yönetimi gibi ele alıyorum. Doğru zamanda, doğru şarkıyla, doğru duyguyu büyütmek istiyorum.