Sanat danışmanı ve art dealer Sevil Dolmacı’yı, Demet Sabancı Çetindoğan ve Cengiz Çetindoğan tarafından kurulan Demsa’da çalıştığı yıllarda tanıdım. 2009 ile 2015 yılları arasında Çetindoğan çiftinin, o yıllarda değerinin 100 milyon doların üzerinde olduğu söylenen koleksiyonuyla ilgilenen Dolmacı, daha sonra kendi kanatlarıyla uçarak uluslararası alanda sanat danışmanlığı ve art dealer kimlikleriyle öne çıkmayı başardı. Hacettepe Üniversitesi’nde sanat tarihi eğitimi alan Sevil Dolmacı’nın yüksek lisans tezinin konusu, ‘1939-1950 Yılları Arasında Devlet Resim ve Heykel Sergileri’. Hâlen Ankara Üniversitesi’nde yazım aşamasında olan doktora tezinin konusu ise bunun devamı niteliğinde: ‘1970-1990 Yılları Arasında Türk Resim Sanatında Dönüşüm ve Kimlik Arayışları’. Başkent Üniversitesi’nde 2004-2008 yılları arasında öğretim görevlisi olarak çalışan Sevil Dolmacı, Demsa döneminden sonra hem eğitim hem de çalışma hayatındaki birikimiyle sanat alanında kendine bir yön çizmeye karar vermiş. “Bizim sektörde yaptığım işin eğitimini alan tek kişiyim. Bugün yaşadığım süreç, eğitimim ve Demsa’daki iş deneyimimin sonucudur” diyor sohbetimizde.
Geçenlerde ‘sanat danışmanlığı hizmeti’ konusunda holdingleştiğinize dair sözleriniz ilgimi çekti. Bunun tam olarak ne anlama geldiğini açar mısınız?
Tabii. İstanbul’da 2015 yılında şirketimi kurdum. Önce Narmanlı Han’da, ardından Villa İpranosyan’da Sevil Dolmacı Galerisi’ni açtım. Avrupa’da daha rahat yol alabilmek için Amsterdam’da sanat danışmanlığı hizmeti veren şirketimi 2019 yılında kurdum. Arkasından Dubai’de, beş yıl önce kurduğum şirket ve Design District’teki galeri geldi. Şimdi de Paris şirketimizin eli kulağında. Finansal nedenlerden ötürü holdingleştim diyebiliriz. Çünkü danışmanlık hizmeti veren şirketimi kurduğum ilk günden beri amacım yüksek bütçeli işler yapmak, yüksek bütçeli sanatçılarla çalışmaktı. Dolayısıyla bunu yapabilmem için her şeyin usulüne uygun olması gerekiyordu. Avrupa ve Amerika’da işler ‘alaturka’ gitmez. Buna izin veren bir sistem yok. O yüzden Amsterdam’a gittim. Şunu da ilave edeyim. Uluslararası çalışan, güvendiğim iş insanları ve koleksiyonerler bana yol gösterdi. Çabuk öğrenen ve güvendiğim insanların sözlerine önem veren biriyim açıkçası.
Dubai’ye gitmeye nasıl karar verdiniz?
İki nedenden ötürü: Birincisi, sanat konusunda gelişmekte olan bir coğrafyada faaliyet göstermek. Dubai’de görünür olmak Avrupa ve ABD’ye kıyasla benim için çok daha kolaydı. Çok ilginç bir şey söyleyeceğim. Kadın girişimci orada el üstünde tutuluyor. Ortadoğu’da bir kadın galerici olarak varlık göstermeyi başardığım için orada kurumsallaşmayı istedim. Dubai’yi seçmemin ikinci nedeni ise vergi avantajları. Şunu fark ettik Dubai’de. Avrupalı koleksiyonerler, Amerikalı sanatçıları Avrupa’dan almak yerine vergi kolaylıkları nedeniyle bizden almayı tercih ediyorlar. Dubai’de zamanla güçlü bir Avrupalı koleksiyoner portföyüm de oluştu. Oradaki çevrem hayli geniştir.
DUBAİ'NİN YERİNİ TÜRKİYE ALIR MI?
Dubai’nin savaşa dâhil edilmesi ve saldırılar nedeniyle ekonominin kötü gitmesi işlerinizi etkiledi mi?
Etkilemez mi? Ben oradaki evimi kapatmak zorunda kaldım. Bir süredir gitmiyorum ama elbette gideceğim; evraklar ve bürokratik işler beni bekler. Galeri açık. Türk sanatçılardan oluşan karma sergimiz devam ediyor. Sanat piyasası sarsıldı, biz burada ikinci el sanat piyasasına yöneldik. Şu anda daha çok devlet alım yapıyor. Devlete sunduğumuz portföy, Ortadoğulu sanatçılardan oluşuyor. Bu arada Dubai ekonomisinin ve dolayısıyla sanat piyasasının zora girmesini Türkiye iyi değerlendirebilir. Eğer doğru stratejiler geliştirilirse İstanbul, önümüzdeki 5-10 yıl içinde Paris ve Londra ile yarışmasa da Doğu Avrupa, Kafkasya, Orta Asya ve Ortadoğu arasında güçlü bir sanat ve kültür merkezi olma şansına sahip olabilir.

Uluslararası sanat piyasasında hayli iddialısınız gördüğüm kadarıyla…
Bu konuda tevazu gösteremeyeceğim. Uluslararası sanat piyasasına oldukça yakın ve agresif çalışan tek kişi benim. Zira uluslararası ağım çok geniş. Bakın, size sattığım bir Miró tablosunun hikâyesini anlatacağım. Düsseldorf Sanat Fuarı’nda rastladığım tanıdık bir art dealer, elinde iyi bir Miró tablosu olduğunu söyleyince aklıma ABD’de Miró toplayan bir koleksiyonerim geldi. Koleksiyoneri arayınca tabloyu hemen görmek istediğini söyledi. Tablonun sahibi oldukça tanınmış Avrupalı bir koleksiyoner ve eseri New York’taki bir depoda muhafaza ediyor. Amerikalı koleksiyoner, aldığımız özel izinle açılan depoya gidip tabloyu beğendi ve satın almak istediğini bildirdi. 45 günlük bir süreçte, iki tarafın avukatlarını devreye sokarak, para transferlerini ve gerekli belgeleri tamamlayarak satışı Dubai ofisi üzerinden gerçekleştirdik. Burada önemli olan şu: Avrupa’dan bir Miró tablosu alarak Amerikalı koleksiyonerime ulaştırdım. Satıcı da alıcı da Türk değil. Bu iş, uluslararası ağımın ne kadar güçlü olduğunu ve tarafların bana ne kadar güvendiğini gösteriyor. Zamanında Cengiz Çetindoğan çok büyük alımlar yaptığı için bu konulara zaten hâkimdim. Bu benim önemli avantajlarımdan biri. Diğeri ise hukuk ve finans gibi konulara iyi hâkim olan ekibim.
BASELİTZ’İ TÜRK ALICILARA SATTIM
Şimdi neden Paris?
Aslında bizim ana hikâyemiz ABD bu arada. Zira ağırlıklı olarak Amerikalı sanatçıları temsil ediyorum. Jeff Koons ile birlikte modern tüketim toplumunu eleştiren Neo Geo akımının kurucusu olan Peter Halley, şu anda Venedik’te Palazzo Cini’de sergisi devam eden David Salle, Ross Bleckner temsil ettiğim sanatçılar arasında. Sanat tarihi kitaplarında, müzelerde yerlerini alan star isimler. Ancak sanatın kökleri Avrupa’da. Dediğim gibi Avrupalı koleksiyoner portföyüm de oluştu. En önemlisi bugün çağdaş sanatın merkezi Paris. Londra Brexit’ten sonra tahtını Paris’e kaptırdı. Bütün uluslararası önemli galerilerin şubeleri burada. Sanatseverler Londra’da Frieze Sanat Fuarı yerine Art Basel Paris’i tercih ediyorlar. Tarihleri birbirine yakın. Uluslararası bir galeri olduğumuzu kanıtladık ama Paris’te olmak biraz da prestij meselesi. Ayrıca Paris’te beni destekleyen küratör, sanat yönetmeni ve eleştirmeni Jerome Sans gibi isimler var. Borusan’da Doug Aitken sergisinin küratörlüğünü yapmıştı.
Avrupalı sanatçılarla aranız nasıl?
Gayet iyi, Avrupalı galerilerle iş birliği halindeyiz. Mesela Sabancı Müzesi’nde sergisi yapılan Alman sanatçı Georg Baselitz’i ölümünden kısa bir süre önce merkezi Salzburg’da olan ünlü Ropac Galeri’yle iş birliği neticesinde galeride sergiledim. İki tuval, iki tane de kâğıt işini getirtmiştim sanatçının. Tümü Türk koleksiyonerlere satıldı. Baselitz vefat edince koleksiyonerler işleri satın aldıkları için bana nasıl teşekkür ettiler bilseniz!
Peki yurt dışına Türk sanatçılar satabiliyor musunuz?
Tabii. Çok güzel bir hikâyem daha var. Bir pazar günü bir çift geldi galeriye. Ebru Döşekçi, Ekrem Yalçındağ’ın işlerinin de olduğu güzel bir sergi vardı galeride. Biz sonradan öğrendik meğer çift ABD’de müze sahibi. Bizden altı iş satın aldılar. Bunlardan ikisi Türk sanatçılar Ebru Döşekçi ve Yalçındağ’a ait. Çok mutlu olduk. Amerikalı çift; Baselitz, Katharina Grosse gibi sanatçıları sergilediğimiz için bizi radarlarına almış.
Kişisel bir sorum olacak size. Karşımdaki kadın; Türkiye ve uluslararası sanat piyasasını iyi bilen, bankaların koleksiyonlarına ekspertiz hizmeti veren, işini önemseyen biri. Oysa Instagram hesabınızda bambaşka biri var. Giyinmeye, gösterişe aşırı meraklı, zamanının çoğunu süslenmeye ayıran biri gibisiniz.
Bakın, ben lisedeyken coğrafya hocam süslenmeyi sevdiğim için “Sen okuma bence, git zengin biriyle evlen.” demişti. Neden süslenmek ve meslek sahibi olmak bir arada olamıyor? Hiç aklımdan çıkmadı bu sözler. Üniversitede makyajım, giyim tarzım nedeniyle tepkilerle karşılaştım. Sanat okuyan biri illa bohem tarzında mı olmalı? İş hayatında da devam etti bu tepkiler. Sarışın genç kadın olmak, bekâr kadın olmak... Hiç bitmedi hayatımda. Ama günün sonunda ben şunu göstermek istedim: Giyinmeyi, süslenmeyi seven bir kadın olarak var olmayı ve sanatla ilgili bir iş yapmak istiyorum. Instagram’da kasıtlı olarak böyle bir profil ortaya koydum.