Kızı Zeliha Berksoy’un ‘sadece sanatta yaşayan, nefes alan bir sanatçı ruh’ diye tarif ettiği ilk Türk kadın opera sanatçısı, tiyatrocu ve ressam Semiha Berksoy’un İstanbul Modern’de yeni açılan ‘Tüm Renklerin Aryası’ sergisi, şimdiye kadar gezdiğiniz sergilere hiç benzemiyor.
Aralık 2024’te Berlin’de Hamburger Bahnhof – Ulusal Çağdaş Sanat Müzesi’nde açılan ‘Semiha Berksoy: Singing in Full Color’ sergisinden sonra, sanatçının Türkiye’deki en kapsamlı sergisi içeriğiyle, sunum tekniğiyle çok farklı bir deneyim sunuyor.
Zira çok genç yaşından itibaren sanat ateşiyle yanıp tutuşan, kendindeki cevheri çok erken keşfederek hiç korkmadan hayallerini hayata geçiren, 90 yaşında New York Lincoln Center’da sahneye çıkan benzersiz bir sanatçının renkli dünyasında bir geziye çıkıyorsunuz. Her durağında, her katmanında yeni keşifler yapacağınız, şaşıracağınız, düşüneceğiniz, tekrarlamak isteyeceğiniz bir gezi bu. Şanslıyım ki açılış günü bu geziye, serginin küratörleri Öykü Özsoy Sağnak ve Deniz Pehlivaner ile çıktım; öncesinde de basın toplantısında Zeliha Berksoy’un annesiyle ilgili konuşmasını dinledim: “Annem sanatçı yapısından ötürü hem resim, hem müzik, hem dramayı birlikte sürdürüyor. Bütünsel bir sanatı kucaklıyor. Kendisini lise sondan itibaren keşfetmeye başlıyor. Önce Resim Heykel Müzesi’nde Namık Kemal Atölyesi’ne gidiyor, işlerini gösteriyor, kabul ediliyor. Sesini eğitmek amacıyla konservatuvarda Osman Hamdi’nin torunu Nimet Vahit Hanım ile akşamları şan çalışıyor. Nimet Hanım sesine hayran. Bir yıl sonra konser veriyor. Muhsin Ertuğrul ile tanışıyor, Darülbedayi’ye gidiyor. Yani kendini keşfederken üç sanat dalında da akademik bir eğitime sokuyor kendini. 1936 yılında Berlin Müzik Akademisi’nin imtihanını kazanıyor ve gidiyor. Kendi kendini eğiten, kendi kendine var olan Cumhuriyet Dönemi’nin gerçekten inanılmaz bir kızı. Bu merak, bu cesaret, kendi kendini keşfederken hiç korkmamak… İnsan etkileniyor.” Zeliha Berksoy’a göre, sanatçı opera ve tiyatro kariyerine rağmen resim yapmayı hiç bırakmadı. “1950’lerden resimleri var sergide. Annem sadece sanatla yaşayan, nefes alan bir ruhtu.”
Kendi mitolojisini yarattı
Peki Almanya’da II. Dünya Savaşı öncesi sahneye çıkan ilk Türk opera sanatçısı, 1941 yılında Türkiye’nin ilk profesyonel opera temsili Tosca’da başrol oynayan Berksoy’un sanat tarihindeki yeri nedir? Sergi kataloğunun yazarları arasında yer alan Hamburger Bahnhof’un direktörü Dr. Sam Bardaouil onu şöyle tanımlıyor: “Semiha Berksoy, günümüz sanat tarihinde paradoksal ama temel bir konuma sahiptir: Hem merkezi, hem çevresel, hem kanonik, hem sınıflandırılamayan ve her ne kadar akademik eğitim almış olsa da ruhen meydan okuyan, kendi kendini yetiştirmiş bir sanatçıdır.”

İstanbul Modern’in baş küratörü Öykü Özsoy Sağnak, sanatçının kariyeriyle ilgili şu önemli tespitte bulunuyor: “1910 yılında, yani Osmanlı İmparatorluğu’na doğmuş; çocukluğunda Birinci Dünya Savaşı’na, imparatorluğun yıkılmasına, bölünmesine ve Kurtuluş Savaşı’na tanık olmuş. 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu yaşayan o idealist neslin ilk üyelerinden ve en önemli sanatçılarından biri. Semiha Berksoy’un o dönemde kadınların sahneye çıkmasının neredeyse kısıtlandığı bir ortamda müzik ve ses eğitimi alması, tiyatrolarda sahnelere çıkması, Güzel Sanatlar Akademisi’nde yalnızca resim değil, heykel ve seramik de çalışması hayranlık uyandırıcı.”
Bu sergi için müze ekibi olarak bir buçuk yıldır çalıştıklarını belirten Öykü Özsoy, sanatçıyla ilgili çalışmalarında farklı hikâyelere rastladıklarını söyleyerek şunu ekliyor: “Berksoy sanatı bir meslek olarak gören biri değil. Tam aksine onu içselleştiren, hayatını bir sanat olarak kurgulayan, kendi mitolojisini yaratan bir sanatçı.”
Serginin kalbi: Kırmızı Oda
Küratör Deniz Pehlivanoğlu ile çıktığımız sergi turunun ilk durağı, serginin kalbi olarak tanımlanan ‘Kırmızı Oda’. Sergi mekânının tam ortasında yaratılan teatral alana kırmızı kadife perdelerden giriliyor; kırmızı halılarla döşenmiş, kırmızı duvarlı bir mekân burası. Kırmızı pufların süslediği oda, Semiha Berksoy’un başrollerinde oynadığı operalardan esinlenerek yaptığı resimleri bir araya getiriyor. Puccini’nin Tosca’sı, Beethoven’in Fidelio’su, Wagner’in Uçan Hollandalı’sı ile Tristan ve Isolde’si, Strauss’un Salome ve Ariadne auf Naxos’u karşımızda. Pehlivanoğlu’na göre bu eserlerin ortak noktası aşk, ölüm, kıskançlık ve tutku. Berksoy bu resimlerine tarih, yazı, not ve yorumlar iliştirmiş. Kırmızı Oda’nın dışına çıktığınızda sergide yer alan yaklaşık iki yüz resim, altı belgesel, iki opera kaydı, sanatçının 1928–29 yıllarına tarihlenen erken dönem desenleri, çok sayıda fotoğraf, belge, otoportre ve portre arasında kayboluyorsunuz. Berksoy’un henüz sekiz yaşındayken İspanyol gribinden kaybettiği annesi, heykeltıraş Fatma Saime Hanım, sanatçının en önemli ilham kaynaklarından biri.
Dört yaşındaki kızına kendi yaptığı şapkayı giydirerek Çengelköy’den Beyoğlu’na tiyatroya götüren bir anne Fatma Saime. Annesinin izlerini ‘Tüm Renklerin Aryası’ sergisinin her yerinde görmek mümkün.
Öykü Özsoy’a göre Berksoy’un annesini ele alış biçimi çok katmanlı. Bazen müzisyen, bazen güzel bir kadın, bazen bir yas sembolü; bazen de Semiha ile arasındaki çizginin belirsizleştiği imgelerle sergide hem başrol oynuyor hem de kılcal damarlara sızmış hâlde pek çok resimde karşımıza çıkıyor. ‘Annem Ressam Fatma Saime’ isimli 1965 tarihli tabloda anne, göğsünde bir gül tutuyor. Mor fon üzerinde yer alan ‘Annem ve Ben’ adlı tabloda ise anne, Semiha’nın genç kızken benimsediği, yaşlılığında geri döndüğü perçemli kısa saç modeliyle resmedilmiş. Kim Semiha, kim Fatma Saime, ayırt etmek zor.
Bu arada sanatçı, sergi nedeniyle izlediğim eski bir TV söyleşisinde kısa, perçemli saç modelini gençliğinde Colleen Moore adlı bir oyuncudan aldığını söylüyor.
Otoportreler, portreler
Sergiyi gezerken Pehlivanoğlu’na Berksoy’un resminin hangi evrelerden geçtiğini soruyorum: “Biz sergiyi kronolojik yapmadık. Nedeni şu: Onun için önemli olan şey opera ve opera kariyeri. Açıkçası onu zedelemek hiç istemiyor. O yüzden resim yaptığını kimseye söylemiyor. En yakınları dışında kimse bilmiyor ve bu nedenle uzun süre gizli bir konu olarak kalıyor.” Resme hiç ara vermeyen sanatçı, operadan emekli olduktan sonra özgürleşiyor ve kendini tamamen resme veriyor. İlk sergisini 1969 yılında Berlin’de açıyor. İkinci sergi 1972’de Paris’te. Resimlerini ikiye bölen ‘Kader Çizgisi’ de aynı yıl ortaya çıkıyor. Sanatçının zengin içsel dünyası ve kendini ifade etme biçimi en çok otoportrelerinde görülüyor. Bir tablosunda kendisini ‘Zümrüdüanka’ olarak çiziyor, bir diğerinde ağlıyor. 1997 tarihli intihar otoportresinde ise bacakları, kendisini sokmaya hazırlanan iki yılan şeklinde. Öykü Özsoy’a göre Berksoy, kendine has bir anlam dünyasına ve güçlü bir sembolizme sahip.
Yakın dostları ressam Fikret Mualla, kendisi için Lüküs Hayat’ı besteleyen Cemal Reşit Rey, kardeşi Ekrem Reşit Rey, Türkiye’nin ilk güzellik kraliçesi Feriha Tevfik, platonik bir ilişki sürdürdüğü Nazım Hikmet, kızı Zeliha Berksoy, Genco Erkal, tiyatro eleştirmeni Dikmen Gürün, İlber Ortaylı ve belgeselini çeken Kutluğ Ataman; portrelerini yaptığı kişilerden bazıları. Ankara’dan Fransa’ya her ay yiyecek kolileri gönderdiği kadim dostu Fikret Mualla’ya neden farklı iki göz kondurduğunu ise hâlâ çözebilmiş değilim.

Onun eşyalarının arasında…
Serginin en çarpıcı bölümlerinden biri de Semiha Berksoy Odası yerleştirmesi. Sanatçının yaşamını, belleğini ve sanat pratiğini bir araya getiren yatak odası, onun kendi sahnesi. Sabah yanağına kondurduğu kırmızı yuvarlakla abartılı makyaj ritüelini yaptığı, yatağında yemek yediği, kendi diktiği frapan renkli sahne kostümleriyle süslediği bu odayı, sanatçı ölmeden bir yıl önce kızı Zeliha Berksoy ile birlikte İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ne bağışlamış. Pehlivanoğlu, bu sergi için Resim ve Heykel Müzesi’nden odayı ödünç almak istediklerini ancak restorasyon gerekçesiyle bunun mümkün olmadığını söylüyor. Bu nedenle Semiha Berksoy Odası’nda yalnızca müzeden alınan dört–beş resim, bir sahne kostümü ve odanın eskiden çekilmiş büyük boy bir görseli yer alıyor.
2004 yılında İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde sergilenen Semiha Berksoy Odası’nı ziyaret eden sanatçı Elif Uras, kaleme aldığı yazıda gördüklerini şöyle anlatıyor: “Oda baştan sona onun sanatı ve eşyalarıyla doluydu. Tam ortada pirinç karyolası duruyor, yanında piyanosu yer alıyordu. Duvarlar salon düzeninde tablolarla kaplıydı. Yatağının üzerinde annesinin portresi asılıydı. Kumaşlar, kendi tasarladığı mücevherler, rengârenk şapkalar, ışıltılı ayakkabılar, annesinden kalan Singer dikiş makinesi, bebekler, fincanlar ve kâğıtlar her yeri kaplıyordu. Moskova’daki mezarından alınmış bir avuç toprakla birlikte Nazım Hikmet’e adanmış bir köşe vardı.” Flormar sponsorluğundaki sergi, 6 Eylül 2026 tarihine kadar izlenebilir.