Pera’daki İş Bankası Resim ve Heykel Müzesi’ndeki, ressam çiftleri odağına alan ‘Yan Yana’ sergisinin ortaya attığı kadın sanatçıların “görünürlük” meselesini, kadın-erkek sanatçı farkını ve kadına yönelik şiddeti 8 Mart haftası nedeniyle feminist duruşlarıyla bilinen kadın sanatçılara ve onlarla yakın çalışan koleksiyoner Agah Uğur’a sordum.
Kadın sanatçıların ülkemizde erkek sanatçılara göre görünürlük sorunu yaşadığına inanıyor musunuz? Böyle olduğunu düşünüyorsanız, sorunun giderilmesi için öneriniz var mı?
ŞÜKRAN MORAL: Ülkemizde erkek sanatçılar kadın sanatçılara göre hem daha popüler hem daha çok para kazanıyor. Erkek egemen bir toplumun kadın sanatçılara daha iyi davranacağını düşünmek ütopya olur. Kadın sanatçılar başarılarını bireysel çabalarına ve cidden çok çok iyi olmalarına borçlu. Ataerkil kültürün kadını şekilci kurallarla oyalaması tamamen iktidar meselesi. Özellikle Ortadoğu’da kadın olmak çok zor; başarılı bir sanatçı olmak neredeyse imkânsız. Çözüm kadınların kendilerine güvenmeleri. İlerici, uygar, eşitlikçi bir toplum istesek de yakın tarihte bu çok uzak gibi.

NİLBAR GÜREŞ: Aslında Türkiye’de en çok görünür olan kadın sanatçılar ama en çok para kazanan erkek sanatçılar. Görünürlükten ziyade kadın sanatçıya daha az kıymet verme söz konusu. Öte yandan kadın sanatçılar daha çok mobbing yaşıyor. Cinsiyet ayrımı olduğu için özellikle sanatseverle olan iletişimlerde saygısızlık yaşıyoruz. Koleksiyoner kesimin kendisini eğitmesi ve haddini bilmesi lazım. Nasıl bilim insanlarıyla fikir yarışı yapamıyorlarsa benzer bir saygıyı bizler de hak ediyoruz. Bizim görüşlerimizi kendi görüşleriyle kıyaslamadan bizi dinlemeleri gerek.

İNCİ EVİNER: Türkiye ve dünyada kadın sanatçılar uzun zamandır sanat ortamında oldukça etkililer ve eserlerinin yanında dimdik ayaktalar. Son yıllarda toplumsal cinsiyet mücadelesi iktidarın dayatmacı görüşüne karşı birleştirici ve çoğulcu bir imkân oldu. Feminist hareket erkek egemen anlayışın işleyişine etkili bir eleştiri aracı oldu. Kadın sanatçılar bu sorunu içtenlikle sahiplendiler ve kadınlık deneyimini öyle güçlü savundular ki insan hak ve özgürlüklerinin tanımı genişledi. Yüzyıllarca sanat tarihinde bir imge olarak yer alan kadın, yeryüzündeki varlığına sahip çıkarak kendi varoluş imkânlarını sanata dönüştürdü. Kadının bireysel ve toplumsal mücadelesinin sanata yansıması ve yoktan vaat edilen özgür bir dil elbette sanata çok farklı bir derinlik kattı. Kadınların sanatı hep bir zorunluluk ve ihtiyaç olarak ortaya çıkmıştır. Sanatın öznel duygu ve düşüncelerle şekillenmesi ve dünyaya farklı bir anlam katma arzusu kadınların eserlerinde çok daha görünürdür. Kadınların, cinsel kimliklerini toplumsalın çatışmalı alanında inşa ederken ağır bedeller ödediklerini unutmamak gerekir. Bunun sanata yansımalarını görmek mümkün.

CANAN: 2000’li yılların başında kendime feminist dedim. 1970’lerde benden önceki kadın sanatçılar erkekler tarafından dışlanmamak için öyle bir sıfatı benimsemedi. Sanat kurumları erkeklerin elindeydi zira. Sergilere davet onların insafına kalmıştı. 10 sanatçının davet edileceği sergiye sırf “kadın sanatçı” da olsun diye iki kadın, iki tane de LGBT sanatçı çağrılıyordu. Daha sonra genç kuşaklarla durum değişti. Feminizm doğru algılandı. Kadın haklarının insan hakkı olduğunu öğrendiler. Feminist olmak artık genç kuşak kadın sanatçıların doğasında ve bu beni çok mutlu ediyor. Kadın sanatçıların görünür olmadığını düşünmüyorum. Çünkü şu anda sanat çevresinde beğenilen, izlenen sergiler çoğunlukla kadın sanatçıların sergileri. Hale Tenger, Gülsün Karamustafa, İpek Duben, Nilbar Güreş ilk aklıma gelenler. Türkiye’nin iyi sanatçıları dendiğinde akla kadın sanatçılar geliyor. Ama kadın sanatçıların kafasında kadın olduklarından dolayı görünür olmadıklarına dair bir mağduriyet duygusu var. Bunun üstümüze yapışmaması gerek. Önerim, kendini mağduriyet psikolojisine kaptırmadan “görünür olmamı engelleyen bir şey yok” diye düşünmek.
BUKET UZUNER: Kadın sanatçı, yazar, kadın gazeteci, siyasetçi, kadın bilimciler hâlâ erkeklere göre büyük görünürlük sorunu yaşıyor. Ben buna “Görünür Görünmezlik” diyorum. Çünkü toplantılara, panellere ve bunların tanıtımlarına “bir tane de kadın yazar, kadın sanatçı, bir adet kadın gazeteci, kadın siyasetçi, bir bilim kadını” olsun diye bizler sadece göstermelik çağrılıyoruz. Yani “bakın biz ne kadar eşitlikçi hatta pozitif ayrımcıyız!” diye böbürlenmek için davet ediliyoruz. Tabii artık işin bir de ekonomik boyutu var. Kadınların ekonomik bağımsızlığı ve alım gücü arttıkça, konuşmacı olarak davet edilen her kadın sanatçının okuru, severi veya takipçisi olan kadın tüketiciler, hâlâ hepsi erkek olan patronların kârını yükseltiyor. Yani mesela kadın okurlar olmasa -birkaç istisna dışında- erkek yayıncıların “kadın yazarımız olsun” diye bir kaygısı olacağını hiç sanmıyorum. Fakat çoğunlukla kadın görünürlüğü meselesini bile farkında olmayıp, örneğin “kadın sorunları” panelini veya “kadından değil de aileden sorumlu” bürokrasi kurullarını veya “kadın yazarlar edebiyat yarışması” jürisini, silme erkek erkeğe yaptıklarına hayretle tanık olmuyor muyuz? Daha başka örnek gerekir mi? Zaten kendimize hâlâ “kadın yazar”, “kadın ressam”, “kadın gazeteci”, “kadın siyasetçi”, “kadın orkestra şefi” demek durumunda kalmamız bile “Kadınların Görünür Görünmezlik” sorununun bir kanıtıdır. Önerim şu: Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye)’de çevre hukuku dersi veren ilk gençlik arkadaşım Prof. Nesrin Algan’dan öğrendiğim “Tek kadınsan katılma!” şeklinde bir akım var.

AGAH UĞUR: Koleksiyoner olarak ben Türkiyeli güncel kadın ve erkek sanatçıların görünürlüklerinde son 15 yılda bir fark hissetmedim. Tam tersine hem Füsun Onur, Gülsüm Karamustafa, İnci Eviner, Hale Tenger gibi çok kıdemli; hem Banu Cennetoğlu, Aslı Çavuşoğlu, Güneş Terkol, Nilbar Güreş gibi kariyerinde ileri gitmiş kadın sanatçıların hem Türkiye’de hem de uluslararası alanda görünürlüklerinin çok üst düzeyde olduğunu görüyorum. Ben koleksiyonerlerin ve galerilerin kadın sanatçılara yönelik olumsuz yönde ayrımcılık yaptıklarına hiç şahit olmadım.

Utançlar hepimizin sorumluluğu
Batı’da kadın sanatçının görünürlük sorunu aşılmış olabilir mi?
Ş.M.: Batılı kadın sanatçılar da sorunu aşamadı. Sosyal hakları daha çok olabilir, sayı olarak fazla olabilirler ama müzelerde çok az kadın sanatçı var. Erkek sanatçının çevresinde ona hizmet eden bir ordu varken kadın hem erkeğe hizmet ediyor hem de yaratmak için kendisine alan ayırmak için çabalıyor.
N.G.: Doğu-Batı diye bir şey kalmadı pek bence. Tüm utançlar hepimizin sorumluluğu. İsveç’te de kadınlar ev içi şiddete maruz kalıyorlar. Bazı AB ülkelerinde demokratik şekilde açık çağrılarla dağıtılan fonlar var. Bu, hak edenin görünür olmasını sağlıyor, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin. Kadınlar erkeklerden az kazandığı sürece güç dengeleri değişmez.
İ.E.: Türkiye’de feminist hareketin kadının kendi özgürlüğünün garantisi olduğunu fark etmeyen geniş bir çoğunluk olduğunu düşünüyorum. Şiddet sadece erkeklerden gelmiyor. Şiddetin çoğalması ve yaygınlaşması ve anneden kız çocuklarına devreden esaretin fark edilmesi ve bununla mücadele edilmesi gerekir. İkili ilişkilerden aileye esaretin bedenimize biz fark etmeden nasıl nüfuz ettiğini en iyi kadın sanatçıların işlerinde görebiliriz. Kadın sanatçılar sanat tarihinin işgal ettiği bedenlerini yeniden kazandılar. Politik özne olma mücadelesini kadın sanatçıların patiklerinde açıkça görüyoruz. Sanat aynı zamanda kadınlar için güçlü bir toplumsal ve bireysel varoluş mücadelesinin görünür kıldığı bir alandır. Sorunun görünürlükten çok kadın sanatçıların varlık koşullarının doğru tartışılması olduğunu düşünüyorum.
C.: Bizdeki sorunlar Batı’da da var. Ancak imkânlar daha iyi olduğu için bazı şeylerin aşıldığını da düşünüyorum. Farklı olanaklardan yararlanarak eserlerini sergileyebiliyorlar. Para kazanmak açısından bizden daha iyi durumdalar.
B.U.: İspanyol, Finli, Kanadalı ve Amerikalı kadın yazar dostlarımla “kadının görünür görünmezlik sorunu”nu internet üzerinden sık sık konuşma şansımız oluyor. Tarihçi Yuval Noah Harari’nin çok önemsediğim bir saptaması var: “Son 100 yılda tarihte ilk kez kansız ve çok önemli bir devrim yaşanıyor: Kadın Devrimi!” diyor. Bunu aslında hepimiz farkındayız; eğer çok büyük bir felaket yaşanmazsa, yakın gelecekte şimdiye dek bizlere dayatılan kadından temizlenmiş insanlık tarihi yeniden yazılacak ve erkekler dünyayı kadınlarla birlikte yönetmenin kendileri için de ne büyük bir nimet olduğunu görecekler.
A.U.: Batı dünyasında da görünürlüğü yüksek kadın sanatçılar tabii ki çok var ancak zannederim Batı’daki profesyonel ortamların erkek sanatçıları önceliklendirme ihtimali Türkiye’den daha yüksek.
Erkeklerin de ses çıkarması lazım…
Sizce kadın sanatçılar, kadına yönelik şiddete ve kadın-erkek eşitsizliğine sanatın diliyle ya da toplum önünde çeşitli platformlarda yeterince ses çıkarıyor mu?
Ş.M.: Yıllardır bunu yapmadılar. Neden? Çünkü korkuyorlardı. “Kadın sanatçı değil, sadece sanatçıyız” diyorlardı ama bir gerçek vardır ki toplumun ve sanat çevresinin gözünde önce kadın, yani ikinci sınıf sanatçılar. Boşuna mı tarihte birçok sanatçı erkek ismiyle imza attı? Mesela George Eliot’un gerçek adı Mary Ann Evans. Guerrilla Girls anonim feminist kolektif... İşlerimde mesela erkek ismi kullanmadım ama erkeklere ait mekânlara girerek kimlik rejimini kırmayı denedim.
N.G.: Sadece kadın sanatçılar değil, erkek sanatçıların da sokakta ve sosyal medyada ses çıkarması lazım. Empati diyorum.
İ.E.: Kadın sanatçılar sanat tarihinin işgal ettiği bedenlerini yeniden kazandılar. Politik özne olma mücadelesini kadın sanatçıların patiklerinde açıkça görüyoruz. Sanat aynı zamanda kadınlar için güçlü bir toplumsal ve bireysel varoluş mücadelesinin görünür kıldığı bir alandır.
C.: Kadın şiddetine tepki göstermeyecek bir tek kadın olmadığına inanıyorum. Bence kadın sanatçılar sanatlarıyla tepkilerini ortaya koyuyorlar. Birçok kadın sanatçının feminist eylemlerde yer aldıklarını görüyorum. Ama bu sorunun kadınlara değil erkeklere sorulması gerektiğini düşünüyorum.
B.U.: Edebiyatımızın üzerini kalın bir otosansür örtüsü örtmüş fakat buna rağmen özellikle kadına ve çocuğa karşı artan şiddet ve tacize karşı her siyasi görüş ve ekonomik sınıftan kadınların sesi daha çok duyuluyor. Kadınlar, insanlık tarihi boyunca hep olduğu gibi insan türünün sadece biyolojik olarak hayatta kalmasını sağlık, gıda konusundaki bilgileri ve şefkatle, merhametle sağlamaz; kadınlar tabiatın onlara bahşettiği “Kız Neşesi” gücü ve enerjisiyle insanlığa direniş ve hayatta kalma dersi verir.
A.U.: Benim gördüğüm kadarıyla güncel kadın sanatçılarımız kadın-erkek eşitsizliğini kendi dillerinde çok etki yaratacak şekilde işliyor ve fark yaratıyorlar.