Yeni konseptinizi anlatırken, sık sık ‘kürasyon ve keşif alanı’ tanımını kullanıyorsunuz. Bugünün tüketicisi neden artık sadece alışveriş değil, keşif deneyimi de arıyor?
Çünkü artık her şeye bir tıkla, çok hızlı ulaşılabiliyor; bu da sahip olma duygusunu sıradanlaştırdı. Bugünün tüketicisi, özellikle de bilinçli olan kitle, bir üründen fazlasını, o ürünün neden orada olduğunu, kim tarafından ve hangi duyguyla yapıldığını bilmek istiyor. Alışveriş bir işlem olmaktan çıkıp bir deneyime dönüşmeli ki zihinde ve ruhta bir iz bıraksın. Keşfetmek, kişiye kendini özel hissettirir biz de bu duygudan yola çıktık diyebilirim.
Bir sneaker’ın yanında sanat kitabı ya da analog kamera görmek alışılmış perakende düzenini kırıyor. Bu ‘beklenmedik karşılaşmalar’ fikrini nasıl kurguladınız?
Hayatın kendisi de aslında böyle, değil mi? Zevklerimiz kutulara hapsolmuş değil. Biz "beklenmedik komşuluklar" yaratarak ürünleri kendi bağlamlarından çıkarıyoruz. Bir ayakkabı sadece bir ayakkabı değildir; o bir yaşam biçiminin parçasıdır. Onu bir sanat kitabıyla yan yana koyduğunuzda, ikisi arasında yeni bir diyalog başlar. Bu kurgu, müşterinin mağaza içinde lineer bir çizgide değil, sürprizlerle dolu bir yolculukta yürümesini sağlıyor.
Bu konsept hangi ihtiyaçtan doğdu?
Klasik mağazacılık anlayışı uzun yıllardır ağırlıklı olarak satış ve kategori odaklı bir yapı etrafında şekilleniyordu. Bizim çıkış noktamız, insanın keşfetme arzusunu ve estetik bir bağ kurma ihtiyacını merkeze almaktı. COMMUNITÉ, sadece bir şeyler satın alınan bir yer değil; içinde vakit geçirilen, yeni hikayelerle tanışılan ve yaşayan bir alan olarak kurgulandı. İnsanların her yerde gördüğü tek düze seçkilerdense, kendine özgü olanı keşfettiği ve bulduğu o boşluğu doldurmak istedik.
Burada ürün seçerken en önemli kriter trend mi, hikâye mi, duygu mu?
Trendler gelip geçicidir, biz daha kalıcı olanın peşindeyiz. En önemli kriterimiz kesinlikle hikaye ve o hikayenin bizde uyandırdığı duygu. Bir tasarımın ruhu varsa, bir derdi anlatıyorsa ve özgün bir duruş sergiliyorsa bizim seçkimize girebilir. Trend olanı değil, keşfedilmeye değer olanı önemsiyoruz.
Dünyanın farklı şehirlerinden bağımsız markaları bir araya getirirken nasıl bir araştırma süreci yürüttünüz?
Bu bizim için çok tutkulu bir yolculuktu. Sadece ana akım moda haftalarını takip etmekle kalmadık; Tokyo’nun arka sokaklarından Seul’un yükselen tasarım mahallelerine, Kopenhag’ın fonksiyonel estetiğinden New York’un özgür tavrına kadar geniş bir hat çizdik. Yerinde gözlem yapmak, o şehirlerin enerjisini solumak bizim için kritikti. Biz aslında yalnızca markaları değil, her birinin taşıdığı yaratıcı bakış açısını, arkasındaki kültürel hikayeyi ve yaşam tarzını bir araya getirdik.

Türkiye’de concept store kültürünün yeterince gelişmediğini düşünüyor musunuz?
Aslında Türkiye bu konuda çok potansiyelli ve keşfe açık bir kitleye sahip. Ancak uzun süre tüketim alışkanlıkları daha çok görünürlük ve marka odağı üzerinden şekillendi. Concept store kültürü ise bunun ötesinde, bir yaşam biçimi kürasyonu sunmayı gerektirir. Biz bu alandaki anlatım eksikliğini gidermeyi ve bu kültürü daha derinlikli bir seviyeye taşımayı hedefliyoruz.
“Ürün satmaktan çok kültür inşa etmek istiyoruz” diyorsunuz. Sizce bir mağaza nasıl kültürel bir alana dönüşebilir?
Mağaza, içinde barındırdığı objelerle, çalan müzikle, sunduğu yayınlarla ve hatta kokusuyla bir dünya kuruyorsa kültürel bir alandır. Eğer siz oraya girdiğinizde sadece bir askıdaki kıyafeti değil, bir sanatçının perspektifini veya bir tasarımcının felsefesini de görüyorsanız, o mekan artık bir ticaret alanı olmaktan çıkıp bir ilham merkezine dönüşmüş demektir.
Mağazanın içinde gastronomi, tasarım objeleri, kitaplar ve moda aynı dünyada buluşuyor. Bu multidisipliner yaklaşım neden önemliydi?
Çünkü yaşam tek bir disiplinle sınırlı değil. İyi bir kahve içerken bir tasarım objesine bakmak ya da bir palto denerken bir sanat kitabına göz atmak aslında birbirini tamamlayan deneyimler. Biz de bu karşılaşmaları doğal bir akış içinde bir araya getirmek istedik. Gastronomi, tasarım, kitaplar ve moda burada bu yüzden yan yana geliyor; birlikte daha bütüncül ve yaşayan bir atmosfer oluşturuyor.
Bugünün müşterisi sizce logoya mı, hikayeye mi yatırım yapıyor?
Bilinçli tüketici artık logoya değil, anlama yatırım yapıyor. Logonun sağladığı o eski ‘aidiyet’ hissi, yerini ‘özgünlük’ ve ‘değer birliğine’ bıraktı. İnsanlar artık üzerinde devasa bir marka ismi taşımaktansa, o markanın sürdürülebilirliğiyle, duruşuyla veya sanatsal derinliğiyle bağ kurmayı tercih ediyor.
Özellikle genç tüketicide ‘sessiz lüks’ yerine daha kişisel ve niş seçimlere yönelim görüyor musunuz?
Kesinlikle. Genç kuşak için lüks, başkaları tarafından hemen tanınan bir şey olmak zorunda değil. Onlar için asıl lüks, kimsenin bilmediği bir markayı keşfetmek veya kendine has bir stil oluşturmak. ‘Sessiz lüks’ bile onlar için bazen fazla steril kalabiliyor; daha kişisel, daha karakteristik ve hikayesi olan niş seçimler şu an çok daha revaçta.
Türkiye’de yeni nesil bağımsız tasarımcıları desteklemek neden önemliydi?
Yerel yeteneklerin küresel bir vizyonla buluşması gerektiğine inanıyoruz. Bağımsız tasarımcılar modanın can damarıdır, çünkü en özgün fikirler genellikle o büyük yapılardan değil, bağımsız ve cesur atölyelerden çıkar. Onlara COMMUNITÉ gibi kürasyon odaklı bir platformda alan açmak hem bizim seçkimizi zenginleştiriyor hem de yerel tasarım ekosistemini daha görünür ve güçlü hale getiriyor.
Fiziksel mağazacılığın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Sizce insanlar artık mağazalara alışveriş için mi yoksa deneyim için mi gidiyor?
Fiziksel mağazacılık bitmiyor, sadece şekil değiştiriyor. Dijital dünya bize hızı verdi ama dokunmayı, koklamayı ve o anın içinde olma hissini aynı şekilde sunamıyor. Bu yüzden gelecekte mağazalar yalnızca alışveriş yapılan yerler olmaktan çok, vakit geçirilen ve deneyim yaşanan alanlara dönüşecek. İnsanlar mağazaya sadece bir şey almak için değil; atmosferi hissetmek, sosyalleşmek ve fiziksel bir bağ kurmak için de gidecekler.
Son dönemde moda, sanat ve yaşam stili arasındaki sınırlar sizce nasıl değişti?
Sınırlar giderek daha geçirgen hale geldi. Moda artık sadece giyinmek, sanat ise yalnızca müzede deneyimlenen bir alan değil; birbirini besleyen ve iç içe geçen disiplinler haline geldi. Bir tasarımcı koleksiyonlarını bir sanatçı gibi kurgularken, bir şef de bir küratör gibi deneyim tasarlıyor. Bu geçişkenlik, hem daha yaratıcı hem de daha katmanlı bir dünya yaratıyor.
Müşteri kitlenizi birkaç cümlede nasıl tarif edersiniz?
Meraklı, dünyayı takip eden, kalıplara sığmayı reddeden ve estetik bir derinliği olan bir profil. Onlar için bir ürünün ‘ne’ olduğu kadar ‘neden’ olduğu da önemli. Keşfetmekten heyecan duyan, özgünlüğü statünün önüne koyan vizyoner ruhlar diyebiliriz.
Her mağazanın farklı bir karaktere sahip olacağı söyleniyor. Bir lokasyonun ruhunu nasıl oluşturuyorsunuz?
Her lokasyonun kendi bir hafızası ve enerjisi var. İstinyePark’ın dinamizmi, Galataport İstanbul mağazası ise tarihi dokusu ve denizle kurduğu güçlü bağ ile farklı bir karakter taşıyor. Biz mağazanın bulunduğu binanın mimarisinden mahallenin dokusuna kadar her şeyi analiz ediyoruz. Oraya bir şablon oturtmak yerine, o lokasyonun ruhuna COMMUNITÉ’nin kürasyon yaklaşımını ekliyoruz.