Bir kentin ruhunu nerede ararsınız? Tarihi meydanlarında mı, kartpostallara konu olan sokaklarında mı, yoksa en popüler restoranlarında mı? Yeni nesil gezginler için bu sorunun cevabı giderek daha farklı bir yere işaret ediyor: Mahalle marketleri. Bu yılın yükselen trendlerinden ‘market turizmi’, gündelik hayatın içinden geçen yeni bir keşif biçimi sunuyor.
Dünyanın önde gelen seyahat yayınlarından Condé Nast Traveler, 2026’nın öne çıkan eğilimlerini ele aldığı kapsamlı dosyasında, ‘grocery tourism’ adını verdiği market turizmini yılın dikkat çeken alışkanlıklarından biri olarak gösteriyor. Derginin aktardığı verilere göre, gezginlerin büyük bölümü gittikleri şehirlerde yerel marketleri dolaşmayı, günlük yaşama açılan en doğal pencerelerden biri olarak görüyor. Hilton’un araştırmasına göre tatil yapanların yüzde 77’si seyahat sırasında market gezmeyi sevdiğini belirtirken, Skyscanner verileri de her üç yolcudan birinin tatili sırasında yerel marketlerden alışveriş yapmayı planladığını ortaya koyuyor.
Aslında market turizminin cazibesi, raflarda sıralanan ürünlerden çok daha fazlasını sunmasında yatıyor. Bir Japon marketindeki onlarca farklı pirinç çeşidi, İtalya’daki zeytinyağı reyonu ya da Tayland’daki rengârenk atıştırmalıklar, ziyaret edilen ülkenin gündelik alışkanlıklarını anlamanın en samimi yollarından biri haline geliyor.
ŞEHRİN NABZI MARKETTE ATIYOR
Eskiden turistler bavullarına magnet ve anahtarlık doldururken, bugün birçok kişi dönüşte yanında yerel reçeller, kahve çeşitleri, baharatlar ya da yalnızca o ülkeye özgü çikolatalar getiriyor. Çünkü yeni anlayışta hatıra, vitrinde satılan bir objeden çok, o kültürün mutfağına dokunan küçük ayrıntılarda saklı.
Sosyal medyanın da etkisiyle marketler artık sıradan alışveriş noktaları olmaktan çıkmış durumda. Özellikle Japonya ve Tayland’daki 7-Eleven mağazaları, kendi başına birer gezi durağına dönüşmüş durumda. Gezginler farklı içecekleri deniyor, paket tasarımlarını inceliyor, o ülkeye özgü tatları keşfediyor. Hatta bazı seyahat planları, yakınındaki marketlerin çeşitliliğine göre şekillenmeye başlıyor.
Uzmanlar, bu ilginin ardında daha “gerçek” deneyimler yaşama arzusunun bulunduğunu düşünüyor. Kalabalık turistik rotalar yerine, yerel halkın alışveriş yaptığı koridorlarda dolaşmak, ziyaret edilen şehirle daha doğal bir bağ kurulmasını sağlıyor. Üstelik bu keşif biçimi, lüks restoranlara göre çok daha ulaşılabilir bir deneyim sunuyor.
TADINA BAKARAK KEŞFETMEK
Son yıllarda seyahat anlayışında yaşanan değişim, “daha çok görmek” fikrinden “daha yakından hissetmek” arzusuna doğru evriliyor. Kitapların izini sürenler, yıldızları seyredenler ya da geceyi keşfedenlerden sonra şimdi de rafların arasında dolaşan yeni bir gezgin profili ortaya çıkıyor.
Belki de bir şehri gerçekten tanımanın yolu, en ünlü meydanından değil; sabah kahvaltısında hangi reçelin tercih edildiğini, çocukların hangi bisküviyi sevdiğini ya da market kasasında bekleyen insanların sepetlerine neler koyduğunu görmekten geçiyor. Çünkü bazen bir ülkenin hikâyesi, müzelerden önce market raflarında anlatılıyor.