‘Seyir’in çıkış noktasında nasıl bir fikir ya da kişisel deneyim vardı?
Uzun süredir şehirlerin dokusu ve insanın onlarla kurduğu ilişki üzerine çalışıyorum. Daha önceki işlerimde kayıtlı görüntüyü parçalayıp kenti yeniden kuruyordum. ‘Seyir’de ise bu ilişkinin canlı hâlini yakalamak istedim. Mekânı gezerken dışarıda kendi hâlinde akan, kimseye bağlı olmayan bir manzara gördüm. İçeri girince o manzara kesiliyordu. Beni harekete geçiren buydu: Dışarıdaki görüntüyü içeri almak ve içeride ona bakan kişinin bakışına bir karşılık vermek.
Neden bu çalışmanın merkezine Haliç’i yerleştirdiniz? Haliç’in sizin belleğinizde nasıl bir karşılığı var?
Dürüst cevap şu: Haliç’i ben seçmedim, mekân seçti. Eser Tersane’de duruyor; kamera da Haliç’e bakıyor. İşin bütünüyle mekâna bağlı olmasını istedim. Başka bir yere taşınsa aynı iş olmaz.
Kişisel tarafı ise daha küçük ama gerçek: Babam Haliç’te doğdu, o mahallede büyüdü. Benim belleğimde büyük bir Haliç anlatısı yok ama babamın belleğinde olduğunu biliyorum. İş de biraz bunun üzerine kurulu. Ekranda benim hatıram değil, dünün kaydı var. Şehir kendi hatırasını taşıyor; biz sadece önünden geçiyoruz.
Eser, Haliç’in gerçek zamanlı görüntüsünü izleyicinin hareketleriyle dönüştürüyor. İzleyiciyi yalnızca bakan değil, manzaraya müdahale eden bir konuma taşımak sizin için ne ifade ediyor?
Bakmak hiçbir zaman nötr bir eylem değil. Neye, nereden baktığınızı seçiyorsunuz; bu da bir müdahale. Ben bunu icat etmiyorum, yalnızca görünür kılıyorum.
Ama bu bir kontrol paneli değil. İzleyiciye ne yapacağını söylemiyor, eline bir düğme vermiyorum. Orada olması ve hareket etmesi yetiyor. Benim için önemli ayrım şu: İşin izleyiciye yeni bir güç vermesini değil, zaten sahip olduğu etkiyi ona göstermesini istiyorum.
‘Seyir’ adı hem bakmayı hem de bir yolculuğu çağrıştırıyor. Bu ismi seçmenizin özel bir nedeni var mı?
Evet, tam da bu çift anlam için seçtim. Türkçede “seyir” hem izlemeyi hem de bir şeyin gidişatını anlatıyor. İş de bu ikisinin iç içe geçtiğini söylüyor: Siz izlerken gidişat değişiyor. Seyir genellikle pasif bir eylem sanılıyor. İsmi seçerken bu algıyı da işin içine katmak istedim.
Gerçek zamanlı veriyle çalışmak, sanatçı olarak kontrolünüzün bir bölümünü teknolojiye ve tesadüfe bırakmak anlamına geliyor mu?
Evet, ama bunu bir kontrol kaybı olarak görmüyorum. Kontrol, sistemin kuruluşunda. Kuralları ben yazıyorum, sonucu değil. Hangi görüntünün ortaya çıkacağını bilmiyorum ama sistemin nasıl davranacağını biliyorum. Beni bu alanda tutan da bu. Bir video işinde her kareyi siz belirliyorsunuz ve iş hep aynı kalıyor. Burada dışarıda hava, ışık ve izleyici değişiyor; iş her gün başka bir şeye dönüşüyor. Tesadüfü dışarıda bırakmaya çalışsam işin beni en çok ilgilendiren yanını da çıkarmış olurum.
Dijital teknoloji eserlerinizde yalnızca bir araç mı, yoksa anlatının ve estetik dilin bir parçası mı?
İkisi de, ama sırası önemli. Teknoloji benim için başlı başına bir konu değil; onu “Bakın neler yapabiliyor” demek için kullanmıyorum. Erişilebilir araçları çoğunlukla amaçları dışında kullanıyorum. Hangi yazılımı kullandığım işin merkezinde değil. Ama ‘Seyir’ gibi bir işte teknolojiyi anlatıdan ayıramazsınız, çünkü işin konusu karşılık vermek. Gerçek zamanlılık yalnızca teknik bir özellik değil, işin kendisi. Onu çıkarırsanız geriye bir video kalır; o da başka bir iş olur.
Berlin ve İstanbul arasında yaşıyorsunuz. Bu iki şehrin teknoloji, kamusal alan ve sanatla kurduğu farklı ilişkiler üretiminizi nasıl etkiliyor?
İkisi de büyük şehir, ama katmanları farklı işliyor. İstanbul’da dönemler üst üste duruyor; şehir geçmişini silmeden taşıyor. Berlin’de kopuşlar daha görünür, katmanlar daha ayrı.
Üretimdeki fark ise şehirlerin karakterinden çok altyapıdan kaynaklanıyor. Berlin’de bu tür işler için uzun süredir yerleşik bir yapı var: kurumlar, fonlar, üretim alanları. Türkiye’de bu yapı daha yeni kuruluyor ve çoğunlukla proje bazında ilerliyor. ‘Seyir’ bu yüzden benim için anlamlı. Trendyol Sanat’ın desteği, bu ölçekte ve teknolojiyle çalışan bir işi kendi karakterini koruyarak hayata geçirmemizi sağladı.
Yapay zekânın sanat üretiminde giderek daha fazla kullanıldığı bir dönemde, sanatçı ile teknolojinin sınırı sizce nerede başlıyor, nerede bulanıklaşıyor?
Benim için ayrım şu: Teknoloji üretiyor mu, yoksa algılıyor mu? ‘Seyir’de makine öğrenmesi var, ama görüntü üreten bir yapay zekâ yok. Bu teknolojiyi izleyiciyi mekândan ayırmak ve derinliği okumak için kullanıyorum; yani bir algı katmanı olarak. Ekranda gördüğünüz her şey ya kameradan geliyor ya da kurduğum sistemin bu görüntüyü işlemesiyle oluşuyor.
Üretim sürecimde yapay zekâyı araştırma, yazışma ve kod hatalarını ayıklama gibi işler için kullanıyorum. Ama eserin içinde yapay zekâ tarafından üretilmiş tek bir kare yok.
Sınırın bulanıklaştığı yer de burası. Bence cevap araçta değil, kararda: İşin neye benzeyeceğine kim karar veriyor? Bir sistem kurup ne çıkacağını bilmemek benim kararım. Hazır bir modele “Şöyle bir görüntü yap” demek ise başka bir şey. İkisi de meşru olabilir ama aynı iş değil.
Uluslararası festivallerde ve farklı coğrafyalarda işleriniz sergilendi. İzleyicilerin dijital sanata yaklaşımında kültürel farklılıklar gözlemliyor musunuz?
Açıkçası kültürel bir fark gözlemlediğimi söyleyemem. Fark daha çok bağlamla ilgili. Festivalde insanlar deneyimlemeye hazır geliyor; dokunuyor, deniyor. Sergi mekânında ise daha temkinliler: Önce buna izin olup olmadığına bakıyorlar. Aynı işi iki farklı yere koysanız farklı tepkiler alırsınız. Bunun ülkeyle değil, insanların oraya geliş amacıyla ilgisi var.
Contemporary Istanbul’da merak ettiğim de bu. Fuar ortamında insanlar bakmaya alışkın, dokunmaya değil. İşin önünde bu alışkanlığın kırılıp kırılmayacağını göreceğiz.
Sanat ile teknolojinin giderek iç içe geçtiği günümüzde, dijital sanatın geleceğini nasıl görüyorsunuz?
“Dijital sanat” tanımının giderek anlamını yitirdiğini düşünüyorum, çünkü üretimin büyük bölümü zaten dijital araçlarla yapılıyor. Tuvalle çalışanlar bile bu araçlardan yararlanıyor. Bu nedenle dijital sanatın ayrı bir kategori olmaktan çıkacağını düşünüyorum.
Asıl ilgimi çeken, ekranın dışına çıkmak. Bugün dijital iş dendiğinde akla hâlâ bir yüzeye bakmak geliyor. Bence ilginç olan, işin bir yüzey olmaktan çıkıp mekâna, nesneye ve bedene yayılması. Ayrıca bu işler, izleyicinin yalnızca baktığı değil, kurcaladığı ve üretime katıldığı şeylere dönüşecek. Trendyol Sanat’ın bu tür üretimlere fiziksel alan açması ve sanatçıların işlerini kendi platformunda daha geniş kitlelerle buluşturması bu açıdan önemli. Özellikle genç ve bağımsız sanatçılar için böyle görünürlük alanlarının çoğalması gerekiyor.