Sinemaya gitmek için bahaneye gerek yok ama bu sonbaharda Filmekimi, sinemanın cazibesini iyice artırıyor. 9 Ekim’den itibaren Cannes’dan Venedik’e, yılın önemli festivallerinde öne çıkan filmleri vizyona girmelerini beklemeden izlemek, sevdiğimiz yönetmenlerin yeni yapımlarıyla buluşmak ve henüz tanımadığımız isimleri keşfetmek için önümüzde on gün var. Cristian Mungiu’dan Pedro Almodóvar’a, Lee Chang-dong’dan Paweł Pawlikowski’ye uzanan programda seçim yapmak pek kolay değil. Biletler bugün genel satışa çıkarken Filmekimi’nde kaçırmak istemeyeceğiniz filmleri sıraladık.
AİLE, KAYIP VE YENİ BAŞLANGIÇLAR
Listenin başına Cannes’dan Altın Palmiye ile dönen Cristian Mungiu imzalı ‘Fjord’u yazabiliriz. Sebastian Stan ve Renate Reinsve, Romanya’dan Norveç’in küçük bir köyüne taşınan beş çocuklu bir çifti canlandırıyor. Ergenlik çağındaki kızlarının bedeninde morluklar fark edilince okul, polis ve çevrelerindeki herkes ailenin hayatına girmeye başlıyor. Kızın başına ne geldiğini anlamaya çalışırken işler giderek karışıyor. Anne-babanın inancı, göçmen olmaları, Norveçlilerin onlara bakışı ve devletin aileye müdahalesi devreye girince basit görünen soruların cevapları bile değişiyor. Kıza ne oldu? Anne-babası ona zarar mı verdi? Yoksa herkes gördüğünü kendi doğrularına göre mi yorumluyor? Mungiu, cevap vermek yerine bizi bu sorularla baş başa bırakıyor.
Aile içinde işler ‘En Sevdiğim / The Beloved’da da pek yolunda sayılmaz. Rodrigo Sorogoyen, Javier Bardem’in canlandırdığı ünlü bir yönetmenle Victoria Luengo’nun oynadığı oyuncu kızını aynı film setinde buluşturuyor. Baba-kız arasındaki eski yaralar yetmezmiş gibi işin içine sinema dünyasının güç ilişkileri de giriyor.
Marie Kreutzer’in ‘Nazik Canavar / Gentle Monster’ında ise Léa Seydoux, kocası hakkında açılan bir soruşturmanın ardından yıllardır birlikte yaşadığı insanı gerçekten tanıyıp tanımadığını sorgulayan Lucy’yi canlandırıyor.
Hirokazu Kore-eda, Tatsuki Fujimoto’nun mangasından uyarladığı ‘Look Back’te daha hassas bir ilişki anlatıyor. Çizim tutkusu sayesinde birbirini bulan iki genç kızın birlikte üretmenin heyecanıyla başlayan arkadaşlığı, bir kaybın ardından başka bir anlam kazanıyor.
Kayıp ve geride kalanların hâli de seçkide sık sık karşımıza çıkıyor. Cannes’da başrol oyuncularına En İyi Kadın Oyuncu ödülünü getiren Ryûsuke Hamaguchi imzalı ‘Birdenbire / All of a Sudden’, iki kadının yakınlığını yaşamla ölüm arasında bir yolculuğa çıkarıyor. Un Certain Regard’ın büyük ödülünü kazanan ‘Her Defa / Everytime’da Sandra Wollner, genç bir kızın ölümünün ardından ailesini, hiç gerçekleşmemiş bir tatilin izinden Tenerife’ye gönderiyor. Pedro Almodóvar’ın ‘Buruk Noel / Bitter Christmas’ında ise yas sinemayla iç içe geçiyor. Gerçek insanlar kurmaca karakterlere, yaşanmış acılar senaryoya dönüşürken biraz huzursuz edici bir soru ortaya çıkıyor: Başkasının hayatını anlatmaya başladığımızda o hikâye ne kadar bizim oluyor?
Biraz tuhaflık iyi gelir diyorsanız ‘İdeal Koca / Wicker’ var. Köy halkının dışladığı bir balıkçı kadını canlandıran Olivia Colman, Peter Dinklage’ın oynadığı sepet ustasına kendisi için bir koca yaptırıyor. Hasır kocayı ise Alexander Skarsgård canlandırıyor. Köyün uygun gördüğü hayatı yaşamaktansa kendi istediği adamı yaptıran bir kadının hikâyesi bu. Adamın hasırdan olması, filmin kadınların nasıl yaşaması ve kimi sevmesi gerektiğine dair söylediklerini daha eğlenceli hâle getiriyor.
Lee Chang-dong sekiz yıllık aradan sonra ‘Possible Love’ ile dönüyor. İşini kaybeden Ho-seok ve eşi Mi-ok’un yolu, işçiler üzerine belgesel çeken Ye-ji ve onun çok daha varlıklı eşi Sang-woo’yla kesişiyor. İki evlilik birbirine yaklaştıkça aşkın arasına işsizlik, sınıf ve para giriyor. Lee’nin dünyasında bunları anlatmak için büyük laflara ihtiyaç yok. Bir ev, bir kıyafet ya da iş sahibi olmak bile insanlar arasındaki mesafeyi göstermeye yetiyor.
TARİHİN GÖLGESİNDEKİ HİKÂYELER
Cannes’dan En İyi Yönetmen ödülüyle dönen Paweł Pawlikowski’nin ‘Ata Yurdu / Fatherland’ında yıl 1949. Thomas Mann sürgün yıllarının ardından Almanya’ya dönüyor; yanında kızı Erika da var. Savaş bitmiş ama eve dönünce bıraktığınız ülkeyi yerinde bulacağınızın garantisi yok. Almanya artık Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmüş; Mann ailesinin de geride bıraktıkları ve kaybettikleri var. Sandra Hüller’in canlandırdığı Erika Mann, filmi merak etmek için başlı başına bir sebep.
Cannes Jüri Ödülü’nü kazanan ‘Düşlenen Macera / The Dreamed Adventure’da Valeska Grisebach bizi Türkiye sınırına yakın bir Bulgaristan kasabasına götürüyor. Bir arkeolojik kazıda çalışan Veska, eski tanıdığı Said’le karşılaşınca 1990’lardan kalan suç ve para ilişkileri yeniden karşısına çıkıyor. Cannes’da En İyi Senaryo ödülünü alan ‘Devrinin Adamı / A Man of His Time’ın hikâyesi ise Emmanuel Marre’ın kendi ailesinden çıkmış. Marre, Vichy rejimine gönüllü olarak hizmet eden büyük büyükbabası Henri’nin mektuplarından yola çıkıyor. Swann Arlaud’nun canlandırdığı Henri, bir canavardan ziyade önemli biri olmak, ciddiye alınmak ve yükselmek isteyen sıradan bir adam. Ne var ki yükseldikçe kendini Nazilerle işbirliğinin biraz daha içinde buluyor.
Lukas Dhont’un Cannes’da oyunculuk ödülü kazanan ‘Coward’ında Birinci Dünya Savaşı cephesindeki Pierre ve Francis, diğer askerlerin moralini yükseltmek için gösteriler yapmaya başlıyor. Cephede asker, sahnede başka biri olabildikleri bu hayat ikisini giderek yakınlaştırıyor. Martin McDonagh’ın ‘Wild Horse Nine’ında ise Sam Rockwell ve John Malkovich’in canlandırdığı iki CIA görevlisi, 1973 Şili’sinde yaklaşan darbenin gölgesinde Rapa Nui’ye gidiyor. Yıllardır birlikte çalışan iki adam için uzak bir ada, geçmişlerinden kaçmaya yetmiyor.
‘Primetime’da Robert Pattinson, ‘To Catch a Predator’ın sunucusu Chris Hansen’i canlandırıyor. Suçluları kamera karşısında yakalayan bir programın hikâyesini anlatan film, adaletin nerede bitip şovun nerede başladığını soruyor. ‘No Other Land’ ekibinden Yuval Abraham ve Rachel Szor’un ‘Naza’sı ise 24 İsrailli asker ve istihbarat görevlisinin tanıklıklarıyla Gazze’de hedeflerin nasıl belirlendiğine ve bu kararların sorumluluğunun kime ait olduğuna bakıyor.
Norveç’te dağılan bir aileden hasırdan örülmüş bir kocaya, savaş cephelerinden film setlerine uzanan programda zor olan, izleyecek film bulmak değil. Her Filmekimi’nde olduğu gibi asıl soru şu: Hangilerine bilet bulacağız?