Sanatla iç içe geçen 60 yıl… O yıllara dönüp baktığınızda keşkeleriniz oluyor mu?
Her işi bilinçli yapmaya çalıştığım için genellikle keşkelerim olmadı. Lise eğitimi için Amerika’da burs kazanmış ve orada liseyi tamamlamıştım. Tiyatro ve modern bale derslerine katıldım. Ancak okul bittikten sonra tiyatro dersleri için tekrar burs alamadım. Bu yüzden sık sık “Keşke yurt dışında okuyabilseydim” diyorum; yeni bir dünyayı keşfetmeyi çok isterdim. Yine de muhakkak yurduma döner, Türk tiyatrosunda yer alırdım. Kendi halkına oynayıp, onlara bir şeyler verebilmek çok başka bir deneyim. Keşke deyince aklıma hep bu gelir.
O günlerdeki Nevra Serezli ile bugünkü siz arasında ne gibi farklar gözlemliyorsunuz? Hayata bakışınız nasıl değişti ya da değişti mi?
Aslında çok şey değişmedi, çünkü kişiliğim değişmedi. İnsanlar der ya, “Şöhret insanı değiştirir,” ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Yolda yürümek bazen zor oluyor; halkın sevgisiyle karşılaşıyorum, fotoğraf çektirmek isteyenler oluyor. Ama gençlik zamanlarımda da Bebek’te oturuyordum, hala Bebek’te oturuyorum. Yani şahsım, karakterim değişmedi. Tabii eskiye kıyasla daha iyimser olmaya çalışıyorum. Hayata, -her şeye rağmen- pozitif bakmaya ve küçük şeyleri dert etmemeye çalışıyorum. Günümüz, maalesef insana bunları öğretiyor. Ne kadar sevilmişim ne kadar doğru işler yapmışım diyorum. İnsanlar müzikallerimden, piyeslerimden, kabareden, filmlerimden bahsediyor. Demek ki insanlara bir iz bırakmışım.
Tiyatro beni dinç tutuyor
Tiyatro sizin için hâlâ “ev” mi? Bugün yeniden başlıyor olsaydınız yine aynı yolu seçer miydiniz?
Tiyatro benim için bir yaşam biçimi. 3-4 gün oyunum olmadığında evde kendimi tuhaf hissediyorum. Tiyatroya gitmek, insanı hem canlı hem dinç tutuyor.
Bildiğim kadarıyla çok uzun bir ara vermediniz hiç tiyatroya…
Metin’in vefatından sonra yaklaşık 10 yıl, çocuğumun doğumundan sonra da 4-5 yıl tiyatroya ara verdim. 60 yıllık sanat hayatımın belki 15 yılı oyun oynamadığım zamanlarla geçti ama hayatımın çok büyük bir kısmı, çoğu oyuncunun deneyimleyemeyeceği kadar tiyatroyla geçti.
Seyirciden gelen alkışlar hala ilk zamanlardaki gibi heyecanlandırıyor mu sizi?
Çok heyecanlanıyorum. “Bugün de beğendirdim kendimi” diyorum (gülüyor). Sahnede oyuncu, gelen alkışın zoraki mi yoksa yürekten mi olduğunu anlar. Şükür ki beni yürekten alkışlıyorlar… Seyircinin gözlerindeki pırıltıyı görebilmek gerçekten müthiş bir duygu.
Size göre oyunculuğun en zor tarafı hangisi: Görünür olmak mı, görünür kalmak mı?
Tabii ki kalmak, kalıcı olmak… Saygı görmek ve saygıyla orada kalabilmek önemli. Yoksa isminizin sadece gazetelerde veya sosyal medyada beğeni alması, paylaştığınız bir gönderide kaç 'like' geldiği o kadar önemli değil. Bizim zamanımızda böyle şeyler yoktu; popülerliğiniz, gelen seyirci sayısıyla ölçülürdü. Gazetelerde çıkan röportajlar da ayrıca belirleyici olurdu.
Sokaktaki insanlardan da anlayabiliyorsunuz bunu; ben sokakta çok dolaşırım. Halktan kopmayan bir sanatçıyım, bu yüzden herkesle iç içeyim. Pazardan alışverişimi de kendim yaparım; sizinle röportajımdan sonra da pazara gideceğim mesela… Bazen o kadar torba yükleniyorum ki, etraftan insanlar “Ay! Nevra Hanım, siz mi taşıyorsunuz?” diyor. Ben de “Yok, arkamda dört tane uşağım var, tabii ki ben taşıyorum” diyorum (gülüyor).

Eleştiren bir nesilden geliyorum
Peki, televizyonun altın çağını da bugünkü hızını da görmüş bir oyuncu olarak bu kabuk değişimini nasıl yorumluyorsunuz?
Ben TRT zamanından geliyorum. Devlet Tiyatrosu’nda oynarken, TRT 2’de skeçler yapan ve oynayan bir sanatçıydım. Kabareden geldiğim için eleştirel bir bakış açısına sahibim; hem hükümeti hem dönemi hem de toplumu eleştiren bir nesilden geliyorum.
Elbette şimdi her şey çok farklı. Kötü işler oluyor mu derseniz, hayır; genellikle iyi işler görüyorum. İyi senaryolar, iyi yapımlar, gerçekten çok güzel oyunculuklar var. Ama program mantığına baktığımda, program diye bir şey kalmamış. Bizim TRT’deki dönemdeki programlarımızın kalitesi artık yok. O seviyede gündüz kuşağı programlarının, müzik programlarının olmaması çok üzücü. Şu an ekranda çoğunlukla didişen ev kadınları ve dedikodu programları var. Bu tür programlarla toplumu bir yere vardıramazsınız.
Ben kültür ve sanat programlarının olmasını çok isterim; inanın ekranda 1-2 tane sayabilirim. Tematik kanalların da gençlere kültürü, sanatı, operayı, baleyi aşılayacak programlar yapmasını çok isterim. Millet artık yemek seyretmekten, kavga eden kadınları izlemekten bıktı. Daha faydalı içerikler olmalı. Bu yüzden eleştiriyorum; televizyon tabii ki eğlendirici olmalı, ama bir faydasının da olması gerekir.
Son dönemde mafya temalı, sert ve karanlık dizilerin artışını görüyoruz. “Sihirli Annem” gibi umutlu ve sıcak hikâyelerin azalması sizce neyin göstergesi? Yapımcılar neden daha karanlık anlatılara yöneliyor?
Ben o dizileri kapatıyorum, görmek istemiyorum! Çok kötü bir etki yaratıyorlar. “Seyirci komedi istemiyor, dram ve kaos istiyor” deniliyor ama büyük bir reaksiyon gelse ve hiçbiri reyting almasaydı, yapımcılar da bundan vazgeçerdi. Maalesef reyting alıyor…
Hep kötü karakterleri, kötülük yapanları izlemekten insanın midesi bulanıyor artık. Hiç mi iyi insan yok bu dünyada? Herkes mi kötü? Üstelik kötüler hiç cezalandırılmıyor; yaptıkları kötülükler ortaya çıkmıyor. İzlerken insan sinirleniyor, tırnaklarını yiyor… Bir ceza gelse, adalet yerini bulsa seyirci rahatlayacak ama senaryo devam etsin diye bu yapılmıyor. Aslında herkes her şeyin farkında. Türk halkı çok akıllı ve zeki insanlardır. Yıllarca Anadolu turnesi yaptım; Anadolu halkı espriyi anlayan, algısı yüksek ve kabul edici insanlardır. Beğenmiyorlar demesinler, çünkü halk gerçekten neyi sevdiğini çok iyi biliyor.
Yeni kuşak oyuncuları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gerçekten iyi oyunculuklar var. Bazılarını dikkatle izliyorum, konservatuvar eğitimi almamış ama içgüdüsel olarak oyunculuk yeteneği olan oyuncular da var. Oyunculuk aynı zamanda tecrübeye dayanır; biraz pişmeniz gerekir, oynaya oynaya… Ben oyuncularımızı gayet başarılı buluyorum çok kötü bir oyunculukla karşılaşmıyorum.
Sohbetimizin sonuna gelirken, aşk denince akla gelen ilk sanatçılardan biri olarak sormak isterim; duyguyla beslenen bir mesleği yapmak, aşkı daha derin yaşamayı mı sağlar, yoksa insanı daha temkinli mi kılar?
Ne kadar güzel bir soru bu… Bence ikisi de aşk. Aşık olup, aşık olduğun insanla birlikte aşık olduğun mesleği yapmak bambaşka bir şey. İki aşkı aynı anda yaşıyorsunuz. Metin gerçekten tiyatroyu düşünerek uyanırdı, gece yatarken bile tiyatroyu düşünen bir sanatçıydı. Bu yüzden hem birbirimize olan aşkımız hem de tiyatroya olan aşkımız evimizde özel bir atmosfer yaratırdı. Aşkın formülü yok, o andaki duygu ve hissettikleriniz her şeyi belirler…
Sizi önümüzdeki günler için heyecanlandıran yeni projeler var mı? Buradan sevenlerinize ne söylemek istersiniz?
Bir film projem var. Senaryoyu okumayı, oyunculuğa bürünmeyi, sete gidip oradaki arkadaşlarla olmayı seviyorum. Tiyatro turnem de devam ediyor. Boş oturup, hayat sanki bitmiş gibi davranmayı sevmiyorum. Yaş ne olursa olsun, hayat bitmiş gibi davranmamak lazım.