Suna Pekuysal ve Ergün Köknar gibi iki güçlü tiyatro insanının çocuğu olarak büyümek… Sanatla iç içe geçen bir yaşam olduğunu söyleyebilir miyiz? Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?
Anne ve babamın iş yeri tiyatro, sinema dizi setleriydi. Okuldan çıkıp onları görmeye gitmem gerektiğinde bir sürü meşhur insanla dolu ortamlara girmem gerekiyordu. Üstelik buralara, yani kulislere film setlerine herkes de giremez. Biraz ayrıcalıklı hissediyor tabi insan kendini ama öte yandan özeliniz kalmıyor. Hep bir şov, hep bir gösteriş... Samimi olanla, o an gerektiği için gösterilen duyguları ayırmak zor. Üstelik bunu yapan oyuncular olunca samimi olanla yapmacık olanı ayırmak imkânsız hale geliyor. Müthiş bir eğitim oldu bu benim için tabii.
Gazetede yazan, televizyonda söylenene asla hemen inanmam. Arkasındaki ilişki ağlarını anlamaya çalışır, araştırır, sorgularım. Ben doğduğumda babam tiyatroyu bırakıp Hürriyet Gazetesi'nin magazin-kültür servisinde çalışmaya başlıyor. Nezih Demirkent’in yönetiminde çok özel bir ortam. Çocukluğum biraz Bab-ı Ali’de geçti bu yüzden.
Evdeki üç bin kitaplı şahsi kütüphanesini de düşünürsek kitapların, plakların, ansiklopedilerin içinde büyüdüm diyebilirim. Babamın kitaplığını hala saklıyorum. İçinden tiyatro ile ilgili olan yaklaşık 700 kitabı ayıklayıp TTV’ye bağışladım sadece. Bana tarih, edebiyat ve yemek kitapları kaldı. Babam 2000 yılında ben 27 yaşındayken öldü. Ama o kitaplık aracılığı ile benimle yaşamaya devam ediyor. Zihnin bir kopyası gibi. Ona bir şey danışmak istesem, kitaplığın içinde dolanıyorum, cevabı buluyorum.
Evde roller nasıldı? Tiyatroyla iç içe bir evin gündelik hayatı nasıl şekilleniyordu?
Babam için tiyatrodan çok gazete vardı benimle beraber. Daha sonradan da yemek dünyası, gurmelik, mutfak dostları derneği etkinlikleri. Tiyatroyla da ilgileniyordu hala ama söylediğine göre eskisi gibi değil. Şan Tiyatrosu’nun teknik direktörlüğünü yaptı Egemen Bostancı zamanında. Sonra Bakırköy’de tiyatro kurma çalışmalarında bulundu. Ara ara film de çekiyordu ama daha çok gazeteciydi benim gözümde. Annemin ise içi dışı tiyatro, televizyon dizileri ve sinemaydı. Babam yedi sekizde evde olurdu. Annem gece yarısından sonra eve gelirdi. İlkokulu pansiyonlu okulda okudum. Yatılı kalmıyordum ama akşam yemeğini okulda yedikten sonra eve servisle geliyordum. Seksenler. Akşam Adile Naşit’le uykudan önce programı var saat 20:00 gibi. Onu seyredip uyuyordum. Sonra annemi görmek için gece yarısında uyanıp saat ikide tekrar yatıyordum. Annem o saatte ertesi günün yemeklerini yapardı. Sabah erken kalkıp bana kahvaltı verip, sonra tekrar yatar uyurdu...

Tiyatronun yoğun temposu içinde ebeveynlik nasıl yaşanıyordu? Bugün dönüp baktığınızda “iyi ki böyle olmuş” dediğiniz bir an var mı?
Annem benimle çok ilgiliydi. Yoğun tempo onu daha da çalışkan olmaya itiyordu adeta. Ben annemin ilgi alakasından çok şikayetçiydim ilerleyen yaşlarımda. Bırakmıyordu beni kendi halime. Komşularımız çok severdi annemi. Ne zaman ''Ah Suna abla keşke burada olsaydı'' dediklerinde ben aman böyle iyi gittiği yerde mutludur keyfini bozmayalım diyerek latife ediyorum. Öldüğünde onun için huzur hissettim. Annem öldüğünde dünyam tersine döndü. İyi ki babam annemin aşırı boğucu sevgisini dengelemiş diyebilirim mesela. Ama konu anne baba olunca sanırım kimseler iyi ki böyle olmuş demiyor da kendimiz olan sorumluluklarımızdan kaçmak için babam yüzünden bunu olamadım, annem yüzünden böyle oldum demeyi seviyoruz. Onların sayesinde olan şeyleri daha az görüyoruz, ya da hiç göremiyoruz. Lanetli bir meslek bu anne babalık!
Çocukken sahne arkasında ya da kuliste tanık olduğunuz bir anı, tiyatroya bakışınızı kalıcı olarak değiştirdi mi?
Çok anım var. Şan Tiyatrosu’nda Emel Sayın, Ajda Pekkan, Sezen Aksu şovlarının kulisinde büyüdüm. Burçin Orhon’lu, Yonca Evcimik’li dans ekibinin makyaj odalarında gezer, turnelerde Mehmet Ali Erbil’den garip akrobatik hareketler öğrenirdim. Tiyatronun en güzel tarafı sahne arkası. Kulis değil. Apron ve perdenin arkası. Seyircinin göremediğini, hikâyenin arka planını görüyorsunuz. Oyuncunun role girmeden önceki halini, sahne çıkar çıkmaz şak diye role girişini, seyircinin tepkisini, sonra sahneden çıkan oyuncunun tekrar rolden çıkışını görüyorsunuz. Çok özel deneyimler. Ben tiyatroyu bir yaşam olanı, evimin bir uzantısı olarak deneyimledim.
Tiyatronun merkezinde büyüyüp sahnenin dışında kalmayı seçmek, bilinçli bir karar mıydı yoksa zamanla oluşan bir mesafe mi?
Biraz babamın bilinç altıma işlemesi diyelim. Kendisinin de bilinçaltından kaynaklanan bir işleme olmalı ki ona son günlerinde senin yüzünden sen istemediğin için tiyatrocu olmadım dediğimde, yok öyle bir şey isteseydin sonuna kadar destek olurum demişti. Bilinçli tarafı ise şu; benim yaptıklarımı annemle babamın şöhretinden ötürü mü seviyor insanlar yoksa yaptıklarımın kalitesinden ötürü mü? Nasıl bileceğim? Babadan oyunculuk alıp başarılı olan oyuncuların büyük başarısıdır bu... Ben o zorlu yollara giremedim. Babam mimarlığın uygun olacağını düşündü benim için. Ben de öyle düşünüyordum. Sonuçta mimar olmak için tüm sanatlardan anlamak gerekiyor. Belki zamanla o sanatlardan birine kayarım düşüncem vardı ama mimar kaldım. Ben mimar olanlardan değil mimar kalanlardanım.
Bugün tiyatro tarihine baktığınızda, anne ve babanızın nasıl bir etki bıraktığını düşünüyorsunuz?
Bu konuyu uzmanlarına bırakmak gerekir. Ben uzman bir tiyatro izleyicisiyim sadece. Ama kaliteli halk tiyatrosu nasıl yapılır göstermiş olmalılar. 'Scapin’in Dolapları'nı 'Ayyar Hamza' olarak Türkçeleştirmek, Adalet Ağaoğlu’nun sosyal realist öykülerini, 'Çatıdaki Çatlak' gibi piyeslerini, daha mürekkebi kurumadan sahneye koymak özel bir tavır gerektiriyor. Özellikle babam halkın tiyatro aracılığıyla bazı şeylere eğlenerek uyanmasına çok aracılık etmiş olmalı. Ama dediğim gibi ben fotoğraflardan kitaplardan anlıyorum. Benim şahit olduğum kısım videonun sinemayı, televizyonun tiyatroyu öldürdüğü yıllar. Düşünsenize sadece İstiklal Caddesinde altmışın üzerinde tiyatro varmış. Hani reklam olmayacaksa Netflix gibi bir cadde. Başından giriyorsun hangi oyunu seyredeceğini karar veremeden öbür ucundan çıkıyorsun. O zamanları bilenlere sormak lazım. Şimdilerde de Tiyatro seyircisi giderek artıyor. Çok özel bir performans türü olduğu için olsa gerek.
“Tiyatro Hazinemizden” sergisi sizin için ne anlam ifade etti?
Babamın arşivini yıllarca kutu kutu oradan oraya taşıdım. Nihayet iki yıl önce üç dört yaz boyunca kutuları düzenleyip ayıklamayı başarmam sonucu TTV’ye bağışladım. Serginin önemli bir kısmının bu kutulardan çıkan malzemelerden oluştuğunu görmek beni şaşırttı ve sevindirdi. Evimizin koridorunda asılı, hep görerek büyüdüğüm çerçeveli fotoğraflar, sahne dekoru eskizleri, şimdi sergi ortamında başka bir anlam bulmuş, asıl ait olduğu kitlelerle kavuşmuş. Çok doğru bir iş yaptığımı düşünüyorum.
Siz neler yapıyorsunuz son zamanlarda? Şu sıralar hayatınızda neler var?
Ben Berlin’de uluslararası bir okulda mimarlık ve tasarım dersleri vermeye devam ediyorum. İç mimarlık alanında uzmanlaşmaya çalışıyorum. İki çocuğum var. Yirmi iki yaşında olan oğlum çoktan büyüdü evden ayrıldı. Kendi hayatını kurmaya çalışıyor. Dokuz yaşındaki kızımız bizimle. Onu her gün okula bırakıyorum okuldan alıyorum. Her gün buz tutmuş yollar üzerinde el ele okula giderken evrenden, kuşlardan, ölümden, hayattan, her türlü gizemden konuşmak bana kendimi çok şanslı hissettiriyor. Eşimle arkadaşlığımı daha da geliştiriyorum. Yeni güzel insanlarla tanışıyorum. Bilemeyiz tabii ama yirmi yaz daha kaldı yaşayacağım... Kalan yazlarımı büyük bir sakinlikle, annemden babamdan gelen iyi huyları başkalarında çoğaltacak şekilde yaşamaya çalışıyorum.
