Serginin isminden yola çıkarak; neden hafızayı durağan bir arşiv değil de içinde dolaşılabilen bir ‘coğrafya’ olarak tanımlamayı seçtiniz?
Hafızayı yalnızca geçmişin depolandığı sabit bir alan olarak düşünmek eksik kalıyor. Hafıza canlı, katmanlı ve hareket halinde bir yapı. Zamanla dönüşüyor, yeniden yazılıyor, bazen siliniyor, bazen beklenmedik biçimlerde geri dönüyor. Bu nedenle onu bir arşivden çok, içinde yön bulduğumuz, kaybolduğumuz, yeniden keşfettiğimiz bir coğrafya olarak düşündük. Çünkü hafıza yalnızca zihinsel değil; mekânsal, duygusal ve bedensel bir deneyim aynı zamanda. Bu sergide izleyiciyi de tam olarak bu dolaşımın içine davet ediyoruz.
Hazırlık aşaması ne kadar sürdü?
Bu serginin arkasında birkaç ay süren yoğun bir hazırlık, sanatçılarla kurduğumuz diyaloglar üzerinden gelişen çokça konuşma, düşünme ve ortak üretim süreci var. Bizim için mesele yalnızca aynı tema etrafında iş üreten sanatçıları bir araya getirmek değildi; hafıza meselesine farklı yönlerden yaklaşan, kendi görsel diliyle bu tartışmayı derinleştirebilen sesleri buluşturmak önemliydi. Kişisel hafıza, toplumsal bellek, kimlik, iz, mekân ve zaman gibi kavramlarla kurdukları ilişki belirleyici oldu. Her sanatçının pratiği kendi başına çok güçlü ama birlikte daha büyük bir diyaloğun parçası olabilmeleri asıl kriterdi.
Loft Art’ın en dikkat çekici misyonlarından biri ‘fırsat eşitliği’ yaratmak. Bağımsız sanatçılar için bu tür tematik ve kurumsal destekli sergilerde yer almanın önemi nedir?
Bağımsız sanatçılar çoğu zaman çok güçlü üretimler yapmalarına rağmen görünürlük, erişim ve sürdürülebilirlik konusunda ciddi eşitsizliklerle karşılaşıyor. Biz Loft Art’ta tam da burada pozisyon alıyoruz. Bu tür sergiler yalnızca sergileme alanı değil; sanatçılar için bağ kurma, düşünsel üretimlerini daha geniş bağlamlara taşıma ve koleksiyonerler, kurumlar, izleyicilerle temas etme alanı yaratıyor.

Peki, hedefleriniz neler bu sergiyle birlikte?
Bu sergiyle hedefimiz hafıza etrafında kalıcı bir düşünsel alan açmak. Bir yandan bağımsız sanatçılarla işbirliğimizi geliştirmek, yeni koleksiyonerlerle bağ kurmak ve Loft Art’ın sosyal etki modelini büyütmek istiyoruz. Diğer yandan izleyiciye yalnızca bakılan değil, içinde düşünülerek dolaşılan bir sergi deneyimi sunmayı hedefliyoruz.
Loft Art’taki eser satışlarının TİKAV aracılığıyla kadın ve çocuk odaklı sosyal sorumluluk projelerine dönüşmesi, kurumu klasik bir galeriden ayıran çok kıymetli bir özellik. Bu modelin sanatın sürdürülebilirliğine katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biz sanatı yalnızca ekonomik bir dolaşımın değil, toplumsal bir etki alanının da parçası olarak görüyoruz. Bu model sanat üretimiyle sosyal faydayı birbirine rakip değil, birbirini besleyen iki yapı olarak ele alıyor. Bir eserin yalnızca estetik ya da koleksiyon değeri üretmesi değil, aynı zamanda toplumsal dönüşüme katkı sağlaması çok güçlü bir önerme. Bu yaklaşım, sanatın sürdürülebilirliğini yalnızca piyasa üzerinden değil, etik ve toplumsal değer üretimi üzerinden de yeniden düşünmemizi sağlıyor.
Sanatın iyileştirici gücünü projelerinize nasıl dahil ediyorsunuz diye sorsak?
Öncelikle sergi kurgularımızda diyalog ve kolektiflik önemli. Sanatçılar arasında, izleyiciyle eser arasında ve hatta izleyicinin kendi geçmişiyle kurduğu ilişkiyi de bu alanın parçası olarak düşünüyoruz. Çünkü bazen iyileşme cevap bulmak değil, doğru soruyla karşılaşmaktır. Sanat tam da bunu yapabiliyor; görünmeyeni görünür kılabiliyor, bastırılanı çağırabiliyor, ortak kırılganlıklarda temas yaratabiliyor.
Bir izleyici ‘Hafızanın Coğrafyası’ndan ayrıldığında, kendi içsel dünyasına veya geçmişine dair hangi sorularla baş başa kalsın istersiniz?
Şu sorularla ayrılmasını isteriz: Benim hafızam bana ait sandığım kadar bana mı ait, yoksa yaşadığım mekânlar, aile hikâyeleri, toplumsal olaylar tarafından mı biçimleniyor? Unuttuğumu sandığım şeyler gerçekten kayboldu mu, yoksa başka biçimlerde yaşamaya devam mı ediyor? Ve belki en önemlisi: Geçmiş, geride kalan bir şey mi, yoksa bugünümüzü hâlâ kuran aktif bir güç mü?