Sabri Ülker Vakfı’nın 10’uncu yılında uluslararası arenaya açtığı Geleceğin Bilim Lideri Ödülü, geçen haftalarda sahibini buldu. Şili Üniversitesi Tıp Fakültesi Beslenme Bölümü’nden biyokimyager Maria Elsa Pando San Martin, bu ödülü tarımsal bir yan ürün olan patates kabuklarını kullanarak, özellikle yutma güçlüğü çeken ileri yaştaki bireyler için ağızda hızla dağılan, yüksek emilime sahip yenilikçi bir Vitamin B12 taşıyıcı sistemi (film) geliştirerek elde etti.
İstanbul’da düzenlenen törende ödülünü Sabri Ülker Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Yahya Ülker’in elinden alan San Martin, yaptığımız söyleşide, çalışmaların görünür kılınması ve takdir edilmesinin önemini şu sözlerle ifade etti: “Bu ödülü, hem bir motivasyon kaynağı hem de araştırmamı bir üst aşamaya taşıyan güçlü bir adım olarak görüyorum.”
Detayları kendisinden dinleyelim…
Sizi patates kabuğu gibi genellikle atık olarak görülen bir malzemeyi, ileri yaştaki bireyler için sağlık çözümüne dönüştürmeye yönlendiren temel soru neydi?
Ekibimle bir süredir tarım ve su ürünleri endüstrilerinden çıkan atık ürünlerle çalışarak, beslenmenin ötesinde sağlık faydası sunan biyoaktif moleküller elde etmeye odaklanıyoruz. Bu çalışmalar sırasında, patates kabuklarının dünya genelinde gıda endüstrisi tarafından üretilen en büyük organik atık kalemlerinden biri olduğunu fark ettim. Aynı zamanda, B12 vitamini ve D vitamini gibi mikro besinlerin 70 yaş üstü bireylerin bağırsaklarında yeterince emilemediğini biliyordum. Yenilebilir film oluşumuna ilişkin bilimsel verilerden yola çıkarak polifenol ve lif açısından zengin patates kabuklarından nişasta elde edip, bunu dilaltı kılcal damarlar aracılığıyla B12 vitamini emilimini sağlayan bir taşıyıcıya dönüştürerek iki büyük sorunu tek bir çözümde birleştirme fikri ortaya çıktı.
Vitamin B12 eksikliği ve yutma güçlüğü… Bu iki sorunun kesişim noktası sizin için neden önemliydi?
Özellikle ileri yaş grubunda vitamin B12 gibi mikro besinlerin bağırsaktan yeterince emilememesi, beslenme ne kadar dengeli olursa olsun vücudun ihtiyacını karşılayamaması anlamına geliyor. Diğer yandan, yine aynı yaş grubunda oldukça yaygın olan yutma güçlüğü, tablet veya kapsül gibi klasik takviye formlarının kullanımını hem zorlaştırıyor hem de düzenli kullanımın önünde engel oluşturuyor. Bu iki sorunun bir araya gelmesi, aslında mevcut çözümlerin önemli bir kullanıcı grubu için yeterince işlevsel olmadığını net biçimde ortaya koyuyor. “Kullanılabilir” ve “etkili” iki çözümü bir araya getirerek dezavantajlı bir grubun yaşam kalitesine katkı sunmaktan dolayı mutluyum.
Bu projede sizin için gerçek anlamda “kırılma anı” neydi? Çalışmanın yönünü değiştiren bir keşif ya da karar oldu mu?
Evet, beslenmenin döngüsel olabileceğini fark ettiğim andı. Gıda israfının boyutu ve içerdiği besin öğeleri ile biyoaktif moleküller açısından potansiyeli; ayrıca küçük değişikliklerle kullanılmasını mümkün kılan fizikokimyasal özellikleri benim için çok önemli bir keşif oldu.
“Döngüsel beslenme” yaklaşımını somut bir ürüne dönüştürüyorsunuz. Bu modelin beslenme ve halk sağlığı alanında nasıl bir dönüşüm yaratmasını bekliyorsunuz?
Bu yaklaşımla halk sağlığı alanındaki çözümlerin daha erişilebilir, kullanıcı dostu ve etkili hale getirilmesi mümkün.
Bununla birlikte, tarım-sanayi atıklarının yüksek katma değerli sağlık çözümlerine dönüştürülmesi, beslenme alanında kaynak kullanımına bakış açısını da değiştiriyor. Bu yaklaşımın yaygınlaşmasıyla, sağlık sistemlerinin yalnızca tedavi odaklı değil, aynı zamanda sürdürülebilirlik ve kaynak verimliliğini merkeze alan bir yapıya evrileceğini öngörüyorum. Uzun vadede ise, hem insan hem de gezegen sağlığını birlikte gözeten yeni bir beslenme anlayışının güç kazanmasına katkı sağlayabileceğini düşünüyorum.
Tarımsal atıkların yüksek katma değerli biyomedikal ürünlere dönüşmesi sizce ne ölçüde ölçeklenebilir ve yaygınlaşabilir?
Bu yöntem, doğru teknoloji ve iş birlikleriyle oldukça ölçeklenebilir bir modele dönüşebilir. Özellikle patates kabuğu gibi gıda endüstrisinde büyük miktarlarda ve sürekli oluşan yan ürünler, bu yaklaşım için güçlü ve sürdürülebilir bir hammadde kaynağı sunuyor.
Bununla birlikte, bu modelin yaygınlaşması, araştırma, sanayi ve sağlık ekosistemleri arasındaki iş birliğinin güçlenmesine bağlı. Üretim süreçlerinin standardize edilmesi ve regülasyonlara uyumla birlikte, bu tür çözümlerin daha geniş ölçekte hayata geçebileceğini düşünüyorum.
Laboratuvardan gerçek hayata geçiş sürecinde en kritik eşik sizce ne olacak?
Laboratuvar düzeyinde, pilot ürünler elde etmek için gerekli teknolojik seviyelere ulaşılabilir ve klinik çalışmalar da yapılabilir. Bu süreç zaman alır ancak büyük bir engel değildir. Asıl zorluk, üniversitelerden besin takviyesi sektörüne teknoloji transferidir. Çünkü bu iki tarafın birbirini anlaması ve sağlık ile ekonomik kazanç arasında bir denge kurması oldukça zordur.
‘Sabri Ülker Geleceğin Bilim Lideri Ödülü’nü kazanmak sizin için nasıl bir anlam taşıyor? Bu ödül kariyerinizde nasıl bir eşik oluşturuyor?
Bu ödül, çalışmamın bilimsel ve toplumsal değerinin uluslararası ölçekte karşılık bulduğunu görmek açısından benim için çok anlamlı. Kariyerim açısından bu ödül sayesinde çalışmalarımı daha ileriye taşıma, farklı tarım-sanayi atıklarını ve farklı besin eksikliklerini kapsayacak şekilde genişletme fırsatı bulacağıma inanıyorum. Sabri Ülker Geleceğin Bilim Lideri Ödülü’nü bu anlamda hem bir motivasyon kaynağı hem de araştırmamı bir üst aşamaya taşıyan güçlü bir adım olarak görüyorum.
Programın bilimsel başarıyı toplumsal fayda ve uygulanabilirlikle birlikte değerlendirmesini nasıl yorumluyorsunuz? Bu yaklaşım sizce bilim üretimini nasıl etkiler?
Bu son derece değerli bir yaklaşım ve araştırmanın yönünü daha bütüncül bir çerçeveye taşıyor. Bu sayede bilim, bilgi üretmekle sınırlı kalmayıp, somut sorunlara çözüm üreten bir yapıya evriliyor. Araştırmacıları yalnızca “ne keşfettik” sorusuna değil, “bu keşif kimin hayatına nasıl dokunuyor” sorusuna da yanıt aramaya yönlendiriyor.
Bu yaklaşımın bilim üretimini, disiplinler arası iş birliklerini teşvik eden, etki odaklı ve daha sorumluluk sahibi bir çizgiye taşıdığını düşünüyorum. Bu da uzun vadede hem daha anlamlı hem de daha sürdürülebilir bir bilim ekosisteminin oluşmasına katkı sağlayacaktır.
Bu süreçte sizi en çok zorlayan an neydi ve sizi devam etmeye iten motivasyon ne oldu?
En zor an başlangıçtı. Şili’de genç bir bilim insanı olarak ciddi kaynak ve laboratuvar eksikliğiyle karşılaştım. Araştırmam için gerekli ekipmanları bulabilmek adına birçok kapıyı çalmak zorunda kaldım ve çoğu kapı yüzüme kapandı. Fikirlere sahip olup, bunları hayata geçirecek araçlara sahip olmamak oldukça zorlayıcıydı.
Önümüzdeki dönemde araştırmalarınızı hangi yöne taşımayı planlıyorsunuz ve bu alanda nasıl bir gelecek öngörüyorsunuz?
Tarım-sanayi atıklarını kullanarak mikro besinler için yeni taşıyıcı sistemler geliştirme konusunda derinleşmeyi planlıyorum. Özellikle farklı bitkisel yan ürünlerin -örneğin havuç, elma kabukları ya da sebze yaprakları gibi- benzer şekilde değerlendirilerek farklı besin eksikliklerine yönelik çözüm üretme potansiyeli beni heyecanlandırıyor.
Bu alanda geleceğin, beslenme ile sağlık teknolojilerinin daha fazla iç içe geçtiği, sürdürülebilirlik odaklı ve kullanıcı dostu çözümlerin öne çıktığı bir yönde şekilleneceğini düşünüyorum.