YASEMİN SEVEN ERANGİN
‘My Life Is Going On’ sizin için dünya çapında bir başarıya dönüştü. Bugün bu şarkıya baktığınızda hayatınızdaki yeri nasıl?
‘My Life Is Going On’ kariyerimde ve özel hayatımda gerçek anlamda bir dönüm noktası oldu. Çok küçük yaşlardan beri müziğin içindeyim. Yedi yaşında İspanya’da Disney’in bir seçmesine katılıp, seçildim. Müzik, otuz yılı aşkın süredir hayatımda. Şarkı ‘La Casa de Papel’de yer alınca Shazam’da arama sayısının bir anda yükseldiğini gördük. Dünyanın dört bir yanından milyonlarca insan şarkıyı aramaya başladı. Ardından sosyal medyada dünyanın farklı yerlerinden yorumlar gelmeye başladı. Bu inanılmazdı. Şarkı bana çok sayıda kapı açtı; seyahat ettim, yeni ülkeler keşfettim, dünyanın farklı yerlerinden müzisyenler ve prodüktörlerle tanıştım. Bugün bu şarkıyla ilişkim büyük bir minnettarlık üzerine kurulu. Hâlâ söylemekten çok keyif alıyorum. Onu bir yük olarak değil, büyük bir hediye olarak görüyorum.
Türkiye’deki çalışmalarınızın önemli bir bölümünde Elif Sanchez ve Barbaros da var. İkisiyle de sahne paylaştınız. Özellikle Barbaros’la yeni bir çalışma yapma fikrine nasıl bakıyorsunuz?
Barbaros’ta çok özel bulduğum bir şey var: Fransızcayı mükemmel konuşuyor. Birlikte sahneye çıktığımızda Fransızca şarkılar söyledik. Fransızca benim kimliğim açısından da çok önemli; bu yüzden aramızda hemen bir bağ kuruldu. Aynı zamanda harika bir sahne sanatçısı. Çok güzel bir sesi, çok zarif bir sahne duruşu var; karizmatik, yakışıklı… Barbaros’tan daha ne isteyebilirsiniz? Onunla gerçekten bir kayıt yapmak isterim. Bu, mevcut bir şarkının güzel bir yeniden yorumlaması da olabilir, ikimiz için özel olarak yaratılmış özgün bir şarkı da. Birlikte keşfedebileceğimiz çok şey olduğunu düşünüyorum. Elif Sanchez’i ise İstanbul’daki bir konserimde tanıdım. Beni dinlemeye gelmişti; ben de onu sosyal medyada zaten takip ediyordum. Sesini ve Türk müziğinin makamları ve renkleri arasında dolaşma biçimini çok seviyorum. Orada beni büyüleyen kocaman bir müzikal evren var. Türkiye’den başka sanatçılarla da çalışmayı çok isterim. Ülkede çok fazla yetenek var. Yeni sesler, müzisyenler ve yaratıcı dünyalar keşfetmeye açığım. Gelecekte Türkiye’den daha fazla sanatçıyla sahne paylaşmaktan, şarkı yazmaktan ya da kayıt yapmaktan büyük mutluluk duyarım.
2026 sizin için yeni müzikler açısından nasıl ilerliyor? ‘Margarita’nın ardından üzerinde çalıştığınız yeni projeden söz eder misiniz?
2026, yaratıcı açıdan benim için çok heyecan verici bir yıl. Daha kısa, kendi içinde daha bütünlüklü bir proje üzerinde çalışıyorum. Bugün müzik sektörü büyük ölçüde teklilere odaklanıyor. Müziği bu şekilde yayımlamayı elbette anlıyorum ama kişisel olarak yeniden bir albüm yapma fikrine yakınım. Bir hikâye anlatan, şarkıları birbiriyle bağlantılı, bütünlüklü bir çalışma istiyorum. Şu anda kurmaya çalıştığım şey bu. Yazıyor, konsepti geliştiriyor ve projenin kendi kimliğini bulmasına izin veriyorum. Acele etmek istemiyorum çünkü şarkıların ihtiyaç duydukları zamanı ve alanı bulmasını istiyorum. Ama aynı zamanda çok yavaş ilerlemek de istemiyorum. Kendimi çok odaklanmış ve motive hissediyorum. Bu projeyle bağlantılı büyük bir hayalim var ve onun peşinden gidiyorum.
Türkiye’deki konserlerinizde artık yalnızca ‘My Life Is Going On’ ile tanınan Cecilia Krull’u değil, daha geniş repertuvarınızı da göstermek istiyorsunuz. 17 Ekim’de İzmir’de sahneye çıkarken seyirciye ne sunmak istiyorsunuz?
Benim asıl istediğim, seyircinin beni daha derin bir şekilde tanıması. Sahnedeki kişiliğim günlük hayattaki kimliğimden ayrı değil. Neysem oyum. İnsanlar beni doğal, dışa dönük ve eğlenceli biri olarak tanımlıyor. Bundan hoşlanıyorum çünkü seyirciyle kurduğum bağın gerçek olmasını istiyorum. Konserlerde insanlarla etkileşim kurmayı, konserlerden sonra da onlarla tanışmayı, fotoğraf çektirmeyi, sarılmayı ve performansın ötesine geçen o küçük insani anları paylaşmayı seviyorum. Benim için müzik, bizi birbirimize bağlayan bir iplik gibi. Titreşim, duygu ve ortak deneyim aracılığıyla günlük hayatın kaygılarını bir süreliğine unutmamıza, hatta içimizdeki bir şeyi iyileştirmemize yardımcı olabilir. İnsanlar konserlerime geldiğinde rahatlamalarını, eğlenmelerini, bir şeyler hissetmelerini, benimle birlikte şarkı söylemelerini, isterlerse dans etmelerini istiyorum. Seyircide mutlu çiftleri, aileleri ve ortam uygun olduğunda çocukları görmeyi seviyorum. Türkiye’de sahne aldığımda elbette insanların ‘My Life Is Going On’dan çok daha fazlasını duymasını istiyorum. Ama her şeyden önce beni gerçekten olduğum kişi olarak keşfetmelerini istiyorum, şarkı söylemeyi, hikâyeler anlatmayı ve müzik aracılığıyla gerçek bir insani bağ kurmayı seven biri olarak.
Kariyerinizin bugün bulunduğunuz dönemine bir isim verseniz ne derdiniz?
Sanırım bu döneme ‘sakinlik, özgürlük, kanıtlayacak bir şey yok’ adını verirdim. Şu anda aklıma en güçlü şekilde gelen kelimeler bunlar: huzur, sakinlik, özgürlük ve artık kimseye bir şey kanıtlamak zorunda olmadığım hissi. Hâlâ hırslarım, hayallerim ve üretmek için büyük bir arzum var ama bunlar artık başka bir yerden geliyor. Daha az baskı ve daha fazla güven var. Onaylanma ihtiyacı daha az, bana dürüst gelen müziği yapma isteği ise daha fazla. Bence özgürlük, deneyimin size verebileceği en büyük hediyelerden biri. Neyin sizin için önemli olduğunu, neyin olmadığını ve enerjinizi gerçekten nereye vermek istediğinizi anlamaya başlıyorsunuz. Bu dönem daha sakin ama daha küçük değil. Tam tersine, önümde daha fazla olasılık var.
Türkiye ile bağınızın başlangıcı ve bugün geldiği nokta sizin için ne ifade ediyor?
Türkiye ile bağım aslında ‘La Casa de Papel’in başarısından çok daha önce başladı. İspanya’da çok yakın Türk arkadaşlarım vardı. Annem sayesinde de Türkiye’yi küçük yaşlardan beri tanıyordum. Annem mücevher sektöründe çalışıyordu ve Türk zanaatkârlığı, özellikle mücevher alanında, olağanüstü. Türkiye, onun işi ve arkadaşlıkları aracılığıyla zaten hayatımın bir parçasıydı. Bu nedenle ‘La Casa de Papel’ ve ‘My Life Is Going On’ Türkiye’de bu kadar başarılı olduğunda çok özel bir duygu yaşadım. Zaten kendimi yakın hissettiğim bir ülkenin müziğimi böylesine güçlü biçimde kucakladığını gördüm. Türkiye, en çok sahne aldığım ülkelerden biri. Her gelişimde müzisyenlerin düzeyinden etkileniyorum. Çok fazla yetenek, müzikalite ve duyarlılık var. Türk müzisyenlere büyük hayranlık ve saygı duyuyorum. Müziğin ötesinde, Türkiye’yi gerçekten seviyorum. Doğasını, Doğu ile Batı’nın buluşmasını, insanların sıcaklığını ve mizah anlayışını seviyorum. Kendimi kaybedip ilham bulabileceğim pek çok yeri var. Sık sık şaka yapıyorum: Belki bir gün oradan bir ev alırım. Çünkü her gelişimde tuhaf bir aşinalık hissediyorum. Benim için Türkiye’ye gitmek artık yabancı bir yere gitmek gibi değil. Birçok açıdan eve dönmek gibi.