Bu yıl dokuzuncusu yapılan 212 Photography Istanbul etkinliğinin yıldız isimlerinden biri kuşkusuz ünlü Fransız fotoğrafçı, gazeteci, film yönetmeni ve çevreci Yann Arthus-Bertrand’tı.
‘Bir Bakışın Mirası’ başlıklı sergisi Tophane-i Amire’de 25 Ekim’e kadar devam edecek olan Bertrand ile Soho House’da ‘Home’ belgeselinin gösteriminden önce bir araya geldik. Bu, Yann Arthus-Bertrand ile ikinci buluşmam.
2007 yılında Davos’ta satış rekorları kıran ‘Gökyüzünden Yeryüzü’ başlıklı efsane kitabının tanıtım toplantısında aynı masada yan yana oturunca uzun uzadıya konuşmuştuk.
Soho House’da Şubat 2007 tarihli ‘Gökyüzünden Yeryüzünü Kucaklayan Adam’ başlıklı yazımı gösterince pek sevindi, fotoğrafına güldü ve sohbetimiz uzun zamandır birbirini tanıyan iki arkadaşın yıllar sonra yeniden buluşması tadında devam etti.
Tophane-i Amire’deki serginiz tek kelimeyle muazzam. Kenya’daki işleriniz ile başlıyor. Fotoğrafçılık serüveninizin de Kenya’da başladığını biliyoruz. Tam olarak nasıl başladı acaba?
Dört yıl eşim ve çocuklarımla Kenya’da Masai Mara rezervinde yaşadım. Fransa’dan, iki küçük çocukla aslanlarla ilgili bir araştırma için yola çıkmıştık. Dört yıl boyunca fotoğraf makinemle bir aslan ailesinin hayatını kayıt altına aldım. Kenya’da hayatımı kazanmak için sıcak hava balonu pilotuydum. Hava fotoğrafçılığını öyle keşfettim. Havadan hayvanların nasıl hareket ettiklerini, nasıl avlandıklarını anlamak çok daha kolay. Çektiğim fotoğraflar eşimle sürdürdüğümüz araştırmaya inanılmaz bilgi sağladı.
Fransa’ya döndüğümde aslanlar üzerine ilk kitabım yayımlandı. Daima söylerim. Fotoğraf çekmeyi ve sabrı bana aslanlar öğretti. Kenya’da ailem ve hayvanlarla uyum içinde yaşadık. Çok mutlu oldum orada.
Tam bir yıl önce kaybettiğimiz primatolog ve antropolog, “Şempanzelerle Yaşayan Kadın” olarak bilinen Jane Goodall’dan etkilendiğinizi okumuştum.
Sonradan yakın arkadaşım olan Jane Goodall idolümdü. Hayvanlara numara vermek yerine isim takan ilk kişiydi. Gorilleri araştıran Dian Fossey de öyle. Onların peşinden Afrika’ya gittim. Gençliğimden beri yaban hayatıyla ilgiliyim. Fransa’da bir vahşi yaşamı koruma parkında çalıştım. Bebek kurtlarla ilgileniyordum. Eğitim hayatımda hiç parlak değildim. Ailemle bu yüzden aram hep açık oldu. Tam 14 okuldan kovuldum. Bugün ise Fransa’da 14 okul adımı taşıyor. Okumadım ama tezimi aslanlar üzerine yazdım! Bir sünger gibi olduğumu düşünüyorum. Gördüğüm her şeyi, doğayı, insanları sevdim. Dünya o kadar çabuk değişiyor ki sen de gelişiyorsun, büyüyorsun. “Yaşlanmıyorum, sadece büyüyorum” duygusuna sahibim.

Önemli bir çevreci, doğa savunucusunuz. Havadan çektiğiniz fotoğraflarda yeryüzünün uğradığı tahribat net bir şekilde görülüyor. Çevreci kimliğinizin nasıl oluştuğunu merak ediyorum.
Hava fotoğrafçılığı yaptığınızda ormanların nasıl yok olduğunu, nehirlerin nasıl kuruduğunu öyle açık görüyorsunuz ki. Yeryüzünün kırılganlığını fark ediyorsunuz. Ancak çevreciliğim için dönüm noktası Birleşmiş Milletler’in çevre ve iklim üzerine Rio’da 1992 yılında düzenlediği zirve oldu diyebilirim.
Zaten çevre aktivisti fotoğrafçı ve yakın arkadaşım Sebastião Salgado ile yollarımız Rio 92’de kesişti. İkimiz de zirveden sonra büyük çevre projelerine giriştik. Ben UNESCO’nun sponsorluğunda 5 yıl süren projede 6 kıtada 60’ın üzerinde ülkeyi havadan çektim. Hayatımı değiştiren bir projeydi. Dünyanın kırılgan güzelliği ve doğanın insan eliyle yok edilmesi apaçık ortadaydı. 1999 yılında ‘Gökyüzünden Yeryüzü’ kitabımız yayımlandı.
Davos’ta tanışmamıza vesile olan kitabınız satış rekorları kırdı sanırım. Sergisini de milyonlarca kişi görmüş.
‘Gökyüzünden Yeryüzü’ kitabı yayımlandığında kimse iklim değişikliğini konuşmuyordu. Konuyla ilgili farkındalık yaratan eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore’un 2006’da yer aldığı ‘Uygunsuz Gerçek’ belgeselidir. Dolayısıyla havadan çektiğim etkileyici fotoğrafları 2000 yılında hiçbir müze göstermek istemedi. İşte bu yüzden “açık havada sergi” denen sergileme şeklini icat ettim. Fotoğraflar Paris başta olmak üzere Montreal, Tokyo gibi büyük şehirlerde parklarda, kamuya açık alanlarda sergilendi. Sergileri 100 milyon insan gezdi, kitap ise milyonlarca sattı.
Çekimi 3 yıl süren, dünyaya bir aşk mektubu diyebileceğim ve az sonra burada izleyeceğimiz ‘Home’ (Yuva) belgeselinin yanı sıra ‘Human’ (İnsan) ve ‘Woman’ (Kadın) gibi belgeselleriniz var. Bunlarla ilgili ne söyleyebilirsiniz?
‘Human’ ve ‘Woman’ benim gözümde yönetmenliğini yaptığım en önemli filmler. ‘Human’ı da 3 yılda çektik. 60’ın üzerinde ülkede yaklaşık iki bin kişiyle söyleşiler yaptık. “Bizi insan yapan nedir?” sorusunun peşinde gerçek insan hikâyelerini kayıt altına aldık. Sıradan insanların yanı sıra dünyanın en yoksul başkanı diye bilinen Uruguay’ın eski başkanı José Mujica ile de konuştuk. Çok sevmiştim Mujica’yı.
Ukraynalı yönetmen Anastasia Mikova ile birlikte çektiğimiz ‘Woman’ filminde 50 ülkede 2 bin kadınla konuştuk. Cinsellik, eğitim, evlilik, yoksulluk, kadına yönelik şiddet; her şeyi ele aldık. Ekipte 18 kadın ile 2 erkek vardı. Aslında kadınlar tarafından kadınlar için yapılan bir film ‘Woman’.
“Dünyayı değiştirmek için kadınların sesine kulak verin” cümlenize rastlamıştım. Feminist olduğunuz söylenebilir mi?
Kesinlikle feminist değildim. Ancak filmi çektikten sonra günümüz dünyasında kadın olmanın erkek olmaktan çok daha zor olduğunu anladım. Kadınlar bazı bölgelerde tarımsal iş gücünün yüzde 50’sini yaparken arazi mülkiyetinin yüzde 1’ine sahipler. Film kadınlarla, annemle, kız kardeşimle, eşimle ilgili görüşümü tamamen değiştirdi. Şunu iyice anladım: Kadınlar erkekler kadar özgür değil. Kadın haklarına inanıyorum; dilerseniz feminist diyebilirsiniz. Bu neyi değiştirir? Bu arada şunun da altını çizeyim: Çevre savunuculuğunun en büyük kahramanları kadınlar. DDT’nin zararlarına dikkat çeken Rachel Carson, Jane Goodall, Vandana Shiva, Jane Fonda, Greta Thunberg… Dünyanın geleceğiyle ilgili kadınların kaygıları çok daha büyük, buna karşın egoları erkeklerin egosu kadar şişkin değil.
‘France, une histoire d’amour’ (Fransa, Bir Aşk Hikâyesi) belgeselinizde Fransa’nın dört bir yanında Fransızların portrelerini çektiniz. ‘Human’, ‘Woman’, Fransızlar… İnsan portreleri mi yoksa doğa mı? Hangi konu sizi daha mutlu ediyor?
Hayatımın 25 yılını dünyanın en güzel manzaralarının fotoğrafını çekmekle geçirdim. Şimdi insanları çekmeyi daha çok seviyorum. Çünkü insanlarla karşılaşmak, onlarla konuşmak, hikâyelerini dinlemek beni daha mutlu ediyor.
Yeni bir proje üzerinde çalışıyor musunuz?
Evet, büyük bir filme başlıyorum yakında. Konusu spor olacak. İsmini şimdilik açıklayamam ama önemli bir iş insanı projeyi destekliyor ve beni özgür bırakıyor. Sporun hayatımızı nasıl değiştirdiğini ortaya koyacağız. Spor sağlık demek ama aynı zamanda özgürlük, kendine güven de demek. Çekim iki yıl, montaj ise 1 yıl sürecek. Sürekli ünlü sporcuların hayatlarını okuyorum. Pelé ve Olimpiyatlarda harikalar yaratan eski Rumen jimnastikçi Nadia Comăneci gibi sporcuların ilham veren yaşamları olmuş.
Çevre farkındalığını artırmak amacıyla 2005 yılında kurduğunuz GoodPlanet Vakfı nasıl çalışmalar yürüyor?
Öncelikle eğitim kurumlarıyla çalışıyoruz. Çevre, biyoçeşitlilik ve sürdürülebilir kalkınmayla ilgili farkındalığı artırmaya yönelik eğitimler ve etkinlikler düzenliyoruz. Karbon dengeleme işlemleri çalışmalarımız arasında. Hindistan’da biyogaz depoları yaptık; bu sayede 5 bin Hintli aile yakıta kavuştu. Vakfın başkanıyım, yönetim profesyonel bir ekipte.