Türk rock müziğinin milatlarından biri olan Pentagram dönemi, ardından gelen epik solo albümler, film müzikleri ve popüler müziğin yönünü değiştiren prodüktörlükleriniz... Geriye dönüp baktığınızda, Demir Demirkan’da biriken en büyük öğreti ne oldu?
Çizdiğin yolda ilerlerlerken, her ne kadar o anki duruma aykırı olsa da, birlikte yürüdüklerinin inancı zayıflasa da, sonuca ulaşabilmek için gerekli olan en önemli değerin sarsılmaz bir inanç olduğunu anladım. Kendi içindeki en ufak şüphe, dışarıda çok büyük engeller yaratıyor.
90’ların ve 2000’lerin başındaki o kolektif üretim ruhunu özlüyor musunuz? O günlerin hissi daha mı büyüleyiciydi?
Biz hala aynı ruh ile devam ediyoruz. Birçok kez tek başıma başlayıp sonlandırdığım projeler de oldu ama kolektif çalışma prensipleri gözetildiği sürece ortak başlanılan ve sonuçlandırılan süreç daha iyi sonuçlar doğuruyor. İşin başından sonuna kadar aynı enerjiyi tek başına korumak çok güç. Yıllar içinde çevrendekilerle daha iyi senkron olup daha iyi sonuçlar alabilmeyi öğreniyorsun. Bu insanlar çok değerli ve önemli, çünkü senin potansiyelini değerlendirmende büyük rol oynuyorlar. Tabii ki bunun tersi durumlar da oldu. Bazı zamanlar yola birlikte çıktığın insanlar ile pozitif bir yaratıcı ortam oluşmayabiliyor. Bu başınıza geldiği zaman bir an önce o birlikteliği sonlandırmak gerekiyor çünkü bunun kimseye bir faydası olmayacağını biliyorsun.
Aslında Türk rock müziğinin hala güçlü bir kemik kitlesi olsa da, son yıllarda rap ve pop’un yükselişi “Acaba dinleyiciler Türkçe rock'tan giderek uzaklaşıyor mu?” sorusunu akıllara getirmiyor da değil... Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Açıkçası çok da derin derin düşünmüyorum bu konuda. Bu normal bir akış. Dönem dönem farklı müzik türleri daha popüler oluyor, bir süre sonra da başka şeyler trend oluyor. Bu bir gerçek. Benim ve yakın çevremdeki sanatçı dostlarımın yolu belli. Trendlerin ve dönemsel popülizmin peşinden koşacak bir sanatsal üretim anlayışımız yok.
Sizce Türkçe rock, kendi altın çağında sakladığı o isyankar ve felsefi ruhu bugün koruyabiliyor mu peki?
Rock ve metalde de piyasaya uygun şekilde üretimleri gözeterek yapılanmış projeler var tabii. Bunların da dinleyicisi var. Dinleyiciyi ayırmamak lazım. Herkes istediği gibi üretim yapmakta özgür; dinleyici tarafında da herkes istediğini dinlemekte... Endüstri de kendi finansal yapısını korumak için yüzeydeki trendleri takip etmek zorunda. Biz bu dalgalanmanın daha altında, daha durgun, derin sulardayız ve hep buradayız.
Yüzeydeki dalgalanma, yükselip alçalma çalkalanadursun, bizim amacımız da, var olma şeklimiz de, üretimdeki dürüstlüğümüz de hayatımızın ‘kayda değer’ kısmını dinleyicimiz ile paylaşmak prensibine dayanıyor. Rock müziği sadece bir isyana indirgemeyelim. İnsan deneyiminin her katmanında karşılıklı bir duygusal paylaşım sağlayan şarkılar, fikirler, müziklerin çok daha geniş anlamları, işlevleri ve amaçları var.

Amerika ve Türkiye arasında uzun yıllar mekik dokumuş bir müzisyensiniz. Küresel müzik endüstrisinin geldiği nokta ile Türkiye’deki dinamikleri kıyasladığınızda, bizim en büyük avantajımız ve en büyük tıkanıklığımız sizce nedir?
Dil... Ülkemizdeki geçerli müzik dili büyük çoğunlukla Türkçe. Bu özgün dilin yapısı, ülke felsefesi, ülke halkının tarihsel erdemleri, acıları ve kutlamaları dilimiz ile iç içe girmiş ve kesinlikle çözülmez bir duygusal örgü halinde evriliyor. Batı ülkelerinde müziğin hâkim dili İngilizce. Bambaşka bir fikirsel ve duygusal yapı var. Bizler bu yabancı yapı ile bir ölçüye kadar ilişki kurabiliyoruz ama o dinleyicinin ve müzik sektörünün bizim dilimizle, duygularımız ve bakış açımızla ilişki kurması çok zor. İmkânsız demiyorum ama oldukça zor. Bütün bunları göz önüne aldığımızda görüyoruz ki, ülkemizdeki müzik atmosferi aslında çok yaratıcı ve yetenek dolu olmasına rağmen bu değerlere dar geliyor. Tek tük örnekler olsa da, o camdan tavan büyük ölçekte bir türlü aşılamıyor.
Gelelim yeni çalışmanıza… ‘Zamanda Saklı’ artık bir albüm olarak da karşımızda. Genelde bir albümün hikayesi kitaba dönüşür ya da tam tersi olur. Sizin dünyanızda hangisi hangisini doğurdu? Yazma süreci ile beste yapma süreci birbirini nasıl besledi?
‘Zamanda Saklı’ önce bir hikâye olarak oluştu. Bu hikâyeyi romana dönüştürmek altı ay gibi bir süre aldı. Ardından da hikayedeki karakterlerden, onların duygu ve deneyimlerinden esinlenerek şarkıları oluşturdum. Romanı yazarken aklımda oluşturduğum müzik en başta enstrümantaldi. Hatta bir enstrümantal albüm dolusu materyali de yazmıştım. Daha sonra tekrar çalışmaya başlayıp bu defa sözlü olarak bir ifade sürecine girdim. Şimdi dinlediğiniz ‘Zamanda Saklı’ işte bu ikinci kez yazdığım şarkılar. Diğer enstrümantal albüm arşivimde duruyor.
Stüdyoda tamamen kendinizle baş başa kalıp tüm enstrümanları tek başınıza kaydetmek nasıl bir içsel yolculuktu?
Bazen iyi bazen de sıkıcı. Başına buyruk ve tamamen özgür bir halde yazmak büyük zevk ama üretimin bir aşaması var ki burada toplam çıktıyı eleyip paylaşıma hazır hale getirmek için indirgemek gerekiyor. Bu aşamayı tek başına yapmak çok zor. Ayrıca başta bahsettiğim gibi sürecin başından sonuna kadar enerjiyi ve motivasyonu korumak da bazen zor oluyor. Yıllar içinde kendimi tanıdığımı düşünüyorum. Yaratım sürecinin başlarında tek başına olmak, daha sonra sınırlı bir kolektif sürece girmek bana iyi geliyor. Ancak, üretim sadece stüdyoda olmuyor. Günde yirmi dört saat, gece gündüz, uykunun arasında, günü yaşarken, sosyalleşirken bile aklının bir köşesinde üretim devam ediyor. Biraz yorucu ve sancılı olabiliyor. Özellikle benim gibi hayatın içinde olmayı seven biriyseniz beslendiğiniz koşulları tanımak gerekiyor. Yakın çevrenin ve toplumun enerjisini de üretimine destek olabilecek hale getirmeyi öğreniyorsun.
Albümde ve kitapta aslında hepimizin kaçırmaya çalıştığı ya da peşinden koştuğu o zaman kavramını masaya yatırıyorsunuz. Peki, siz şu sıralar hayatınızda nasıl hissettiğiniz bir dönemdesiniz?
‘Zaman’ ilginç konu... O kadar ilginç ki hakkında düşünürken ve araştırırken çok daha derin, varoluşsal sorular doğuruyor. Bence ruhsal olarak derinleşmek ve gelişmek için iyi bir başlangıç noktası. Temel ihtiyaçlarınızı karşıladıktan sonra, nasıl yaşamak istediğimize karar verip bu dünyada var oluşumuzu anlamlandırma çabamızda karşılaştığımız o içimizdeki kocaman boşluk var ya; işte mesele o… Bu boşluğu nasıl doldurduğun. Sorununuzun cevabı burada, ben hayatımın bu evresindeyim.
Bugüne kadar sayısız gence ilham vermiş bir gitarist ve besteci olarak; eline yeni gitar alan, kendi şarkılarını yazmak isteyen bir gence bu albümü ve kitabı referans göstererek neler söylemek isterdiniz?
Hayran olduğumuz sanatçıları örnek almak çok doğal ve hatta bir notaya kadar da kesinlikle gerekli. Ancak bir noktadan sonra insanın kendini tanıması gerekiyor. Sadece bunu yaptıktan sonra veya en azından bu çabayı gösterirken özgün çıktılar şekilleniyor. Önce var olanları, var olanlardan öğrenip, sonra özgünleşme yolunda yürümek gerekiyor. Bu özgünleşme her ölçekte olmalı. Tek bir notayı ‘sence’ çalmaktan, koca bir hayat anlayışına kadar her sözüne biraz olsun ‘sen’ kat ki seni tanıyalım. Belki seni tanırken kendimizi de biraz tanırız, biraz da ‘sen’den katarız. Bu konularla ilgilenenler ‘mimetik arzu’ veya ‘üçgen arzu’ konularını araştırabilir, tavsiye ederim.
Önümüzdeki günler için yeni projeleriniz var mı?
Bu aralar önümüzdeki konserlere yoğunlaştım. Albüm henüz yeni çıktı ve konserlerde yavaş yavaş repertuara yeni parçaları ekliyoruz. Bir iki konuşulan proje var ama açıklamak için biraz erken. Zamanı geldiğinde belki başka bir sohbette onları da konuşabiliriz.