Tuğçe Şenoğul’un müziğinde karanlık hiçbir zaman yalnızca karanlık değildir. Bazen bir sığınak, bazen bir yüzleşme alanı, bazen de insanın kendine dönerken geçtiği gölgeli bir koridor gibi açılır. Bugün yayınlanan albümü Atlas da tam olarak bu hissin peşinden gidiyor: Kaybolmayı bir son değil, yolun kendisine ait bir parça olarak kabul eden, hislerin bizi ayırmaktan çok birbirimize yaklaştırdığına inanan bir albüm.
12 şarkıdan oluşan Atlas, daha önce yayınlanan Atlas Yerdeniz (Ateş & Toprak) ve Atlas Gökdeniz (Hava & Su) EP’lerini bütün olarak bir araya getiriyor. Albüm, adını aldığı harita fikrini yalnızca bir metafor olarak kullanmıyor, renkler, elementler, sesler ve duygular arasında dolaşan çok katmanlı bir iç dünya kuruyor. Farklı sanatçıların emeğiyle şekillenen sound, Şenoğul’un sözlerinde kurduğu dünyanın kokusunu, tadını ve atmosferini taşıyor. Albüme adını veren Atlas şarkısında ise prodüktör koltuğunda, Şenoğul’un uzun süredir hayranlık duyduğu Tsar B yer alıyor. Bu iş birlikleri, albümün kişisel olduğu kadar evrensel bir yere de açılmasını sağlıyor. Detayları Tuğçe Şenoğul’u anlattı.
Albüm bittiğinde ilk kime dinlettin, yorumu ne oldu?
Atlas’ın yayın dönemi uzun bir süreçti aslında. Single’lar ile birlikte 2 EP önden yayınlandığı için şarkıların çoğu biliniyordu ama son haline getirip sisteme yüklediğimde yakın arkadaşlarıma dinlettim ve çok değerli, çok anlamlı geri dönüşler aldım. Yaratım süreci bazen insanı çok yalnız hissettiriyor ve zaman zaman ne yaptığınızı fikrine güvendiğiniz birilerinin gözünde arıyorsunuz. Bu anlamda çok şanslı hissediyorum. Etrafımda gerçekten şarkılarımı seven ve saçmalasam bile beni çok destekleyen insanlar var.
Albümün sound’u nasıl ortaya çıktı? Parçalarda sözlerin dünyasını çok güçlü destekleyen sound var. Stüdyo süreçleri epey yoğun geçti sanırım.
Albümün sound’u öncelikle hayal dünyamda şarkılarla birlikte oluşuyor. Sözlerle birlikte tadı, kokusu, hissi beliriyor. Sonrasında da prodüksiyon süreci başlıyor. Bu albümde farklı farklı çok sanatçının emeği var. Birlikte son haline getiriyoruz. Albüm süreci genel olarak çok yoğun geçti. Her saniyesi çok keyifliydi ve şimdinin gözüyle baktığımda tam olması gerektiği gibi ilerledi diyebilirim.
‘Ruhun Haritası’ ifadesi çok iddialı çünkü ruh dediğimiz şey çoğu zaman haritalanamaz, sabitlenemez, isimlendirilemez. Bu albümde neyi gerçekten bulduğunu, neyi hala bilerek belirsiz bıraktığını düşünüyorsun?
Ruh hakkında söylediklerine katılıyorum. Burada yaklaşım farklılığı var sadece. ‘Ruhun Haritası’ bir alt başlık. Bu haritanın tek bir boyutu, ruhun da tek bir anlamı olduğunu düşünmüyorum. Biraz da o nedenle ‘Ruhun Haritası’, çünkü bu uçsuz bucaksız, her an yenilenip kendini dönüştürebilecek, kişiye, deneyime göre şekillenecek bir harita. Kişisel bir yolculuk. Aslında Jung’a da bir gönderme var. Ancak Atlas’ın odağı, dünyanın neresine gidersek gidelim acının, sevincin, hüznün veya neşenin benzer karşılıklar bulması; hislerin bizi birleştiren, ruha dair olan tarafı ile ilgili. Kendini duymak, neşeni, gölgeni, maskelerini, davranışlarını, tepkilerini anlamak seni dünyanın bir ucunda şu ana kadar hiç görmediğin biriyle birleştirebiliyor.

Bazı albümler ya da şarkılar albümde çok iyidir canlıda kendini gösteremez bazısı da albümde potansiyelini yansıtamaz ama sahnede inanılmaz iyidir. Albüm dinleme deneyimi ile sahne deneyimi arasında nasıl bir denge kuruyorsun?
Şarkıların da farklı ruh halleri olduğunu düşünüyorum. Ne istediklerini duymaya çalışıyorum. Sahne versiyonları pratik ettikçe hatta seyirci ile birlikte söyledikçe gelişiyor, değişiyor. Bunu çok deneyimledim. Orada biraz esnek davranmak, şarkının kendini dışa vuracağı doğru alanı yaratmaya açık olmak önemli diye düşünüyorum.
Müziğinde alternatif pop, elektronik, dark wave, trip-hop, chanson ve Türk müziği gibi birçok damar var. Bunları bir kolaj gibi değil de tek bir Tuğçe Şenoğul evreni gibi duyurmaya nasıl karar veriyorsun? Buna dair bir çaban var mı?
Hiç yok diyebilirim. Yaklaşımıma da ters kalıyor açıkçası. Ben sevdiği oyuncaklarla oynayan bir çocuk gözüyle bakmayı seviyorum müziğe. Türler ise ısrarla “hangi tür müzik yapıyorsun” sorusuna bulmaya çalıştığım cevaplar gibi aslında. Bunları duyuyorum dikkatli dinlediğimde. Daha çok şey de sayabilirim ama inanın türlere hiç gerek olmadığını düşünüyorum.
İlk şarkından bugünküne kadar Tuğçe Şenoğul’un sesi ve dili nasıl değişti? Bugün eski şarkılarına baktığında kendini aynı gördüğün ne var?
Bunu bir süre düşünmek isterim. İlk aklıma gelenler hep detaylar oldu. Kendimle, sesimle olan iletişimim ve kayıt süreciyle ilgili keşiflerim, birlikte ürettiğim insanlar gibi pek çok değişen şey oldu aslında. Sürekli değişiyoruz ve elbette müzik de birebir etkileniyor bundan. Aynı gördüğüm ise çok aşık olmam ve temelde, şarkı yazmayı ya da söylemeyi, hislerle insanlar arasında bir aracılık olarak görmem aklıma ilk gelenler oldu.
Son zamanlarda bağımsız müzisyenlerle konuşurken dinleyicisini inanmayı bıraktıklarını görüyorum. Binlerce şarkı arasında dinleyiciye ulaşamayacaklarını düşünüyorlar. Ancak ürettikçe ışıldayacaklar ürettikçe daha fazla kişiye ulaşacaklar. Senin bu duruma yaklaşımın nedir?
Bu biraz da içinde yaşadığımız dönemin sorunu. Maalesef inançlarımızdan, sezgilerimizden, hislerimizden bizi uzaklaştıran çok şey var. Kaybolmuş hissettiren. Bazen hepimiz o illüzyona kapılabiliyoruz. Yoksa müziğe hiçbir şey olacağını zannetmiyorum. Zaman zaman böyle hissetmek çok doğal, önemli olan ne olursa olsun geri dönebilmek, evin yolunu bilmek bence.
Sırada neler var? Bizi neler bekliyor?
Atlas’ın hikayesini anlatmasını izleyeceğim bir süre şimdi. Dinleyicinin yarattığı kendine ait hikayeleri ile şarkıları yeniden yazması, bambaşka kapılar açması çok heyecanlı ve ilham verici oluyor. Sonra tabii şarkıları hep birlikte söyleyeceğimiz konserler olacak. Bir taraftan da yeni şarkılar…