Dünyanın her yerinde kadınlar ve kız çocukları zorla cinsel sömürüye maruz bırakılıyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün küresel tahminlerine göre herhangi bir günde 6,3 milyon kişi zorla ticari cinsel sömürü koşullarında yaşıyor. Birleşmiş Milletler’in son küresel raporu da tespit edilen insan ticareti mağdurlarının sayısının 2019 ile 2022 arasında yüzde 25 arttığını gösteriyor. Bu nedenle Furious’ın anlattığı hikâye yalnızca karanlık bir polisiye olmanın ötesine geçiyor; her gün işlemeye devam eden, devasa ve çoğu zaman görünmez kalan bir suç mekanizmasını gözler önüne seriyor.
Hikâye, klasik bir cinayet soruşturmasıyla başlıyor. Daha ilk birkaç dakikada suçun failiyle tanışıyoruz. Kızıl peruğuyla oldukça ufak tefek bu genç kadın, soğukkanlılıkla bir adamın son nefesini verişini izliyor. Emmy Rossum’un canlandırdığı Alice ise arkasında erkek cesetleri bırakan Catherine’in peşine düşüyor. Ancak kurbanların rastgele seçilmediği kısa sürede anlaşılıyor. Hepsi kadınlara yönelik şiddet, istismar ve cinsel sömürü ağlarıyla bağlantılı; güçlü isimlerin birbirini koruduğu, mağdurların susturulduğu ve suçluların yıllarca hiçbir sonuçla karşılaşmadan yaşamayı sürdürdüğü bir yapının parçaları.
Furious’ın asıl sorusu da burada belirginleşiyor: Sistem suçluları koruduğunda adalet nasıl sağlanır? Bu soru bugün fazlasıyla tanıdık. Jeffrey Epstein dosyalarına ilişkin çok sayıda belge kamuoyuna açıklanmış olsa da bütün kayıtlara eksiksiz ve redaksiyonsuz biçimde erişilemiyor. Mahkeme kararları, devam eden hukuki süreçler ve mağdurların mahremiyetini koruma zorunluluğu nedeniyle bazı belgeler hâlâ kapalı tutuluyor.
Böylesine görünür bir dava yıllar sonra bile bütünüyle aydınlatılamamışken dünyanın başka yerlerinde benzer ağların kurulup dağıldığını düşünmek zor değil. İnsan ticaretini mümkün kılan yalnızca birkaç suçlunun varlığı değil; para, nüfuz, korku ve sessizlikle işleyen daha büyük bir mekanizma.

Alice ile Catherine arasındaki ilişki bu nedenle alışıldık “iyi polis-cani suçlu” karşıtlığına indirgenmiyor. Alice sistemin içinde kalarak adalet arıyor ancak kendisinin de geçmişten gelen yaraları olduğunu öğreniyoruz. Catherine ise o sistemin çoktan anlamını yitirdiğine inanıyor. Biri suçluyu yakalamak, diğeri cezalandırmak istiyor. Hikâye ilerledikçe av ile avcı arasındaki sınır bulanıklaşıyor.
Yakın dönem yapımlarındaki kadın katillere bakıldığında, Killing Eve’de Villanelle’yi unutulmaz kılan çelişkileriydi; Promising Young Woman’da Cassie’yi rahatsız edici kılan ise kurban ile cezalandırıcı arasında gidip gelmesiydi. Catherine de yalnızca kötü erkekleri öldürmek için çıktığı yolda, haklı öfkesiyle içindeki karanlığa teslim olmanın eşiğinde.
Dizinin yaratıcısı; New Girl, The Dropout ve Dying for Sex’ten tanıdığımız Elizabeth Meriwether. Shameless’la yıldızı parlayan Emmy Rossum da başrolün yanı sıra kendi yapım şirketi Composition 8 üzerinden yürütücü yapımcılar arasında yer alıyor. İlk kez izleme fırsatı bulduğumuz Belfastlı yetenekli oyuncu Lola Petticrew, katil Catherine rolünde müthiş bir performans sergiliyor. Scoot McNairy, Quincy Tyler Bernstine ve Jake Lacy de başrolü paylaşan diğer önemli oyuncular. Yapım, yazın bir solukta izlenebilecek sürükleyici bir gerilim arayanların tercihi olabilir.