Türkiye’de elektronik-rock ve punk etkilerini popüler kültüre en organik şekilde yediren isimlerden biriydiniz. Bugün ‘Sonuna Kadar’ gibi daha duygusal ve melodik bir noktada dururken, o asi tınıları yeni üretimlerinize nasıl entegre ediyorsunuz?
Aslında o “asi” taraf hiçbir zaman benden gitmedi. Sadece şekil değiştirdi. O dönem daha yüksek volümdeydi, şimdi ise daha içsel. ‘Sonuna Kadar’ gibi daha melodik işlerde bile o punk ruhu var; sadece gitarın distortion’ında değil, sözün dürüstlüğünde, duygunun filtresizliğinde yaşıyor. Yani hâlâ aynı yerden besleniyorum, sadece anlatım dilim evrildi.
Aslında hiçbir zaman tek bir türe sıkışmadınız. Bu kadar farklı janrlar arasında gezinirken, dinleyicinin “Bu bir Pamela şarkısı” dediği o ortak imza sizce tam olarak nerede gizli?
Hiçbir zaman tek bir türe ait hissetmedim kendimi. Arabesk de söyledim, rock da yaptım, elektronikle de oynadım… Ama galiba insanların “Bu bir Pamela şarkısı” dediği şey; o kırılgan ama güçlü duygu hali. Sesimdeki hafif hüzün, biraz mesafe, biraz da meydan okuma… Türler değişiyor ama o duygu sabit kalıyor.
‘İstanbul’ şarkısının çıktığı dönemdeki müzik piyasasıyla, dijitalleşen ve hızlı tüketilen bugünkü piyasayı kıyasladığınızda Pamela kendi müzikal kalitesini ve duruşunu korumak için nasıl bir filtre uyguluyor?
‘İstanbul’ zamanındaki piyasa ile bugünü kıyasladığımda en büyük fark hız. O zamanlar şarkılar daha uzun solukluydu, şimdi her şey çok hızlı tüketiliyor. Ben kendimi korumak için biraz yavaşlatıyorum aslında. Her şeyi yapabilirim ama her şeyi yapmak zorunda değilim. Bu benim filtrem.
Çalışmalarınıza yıllar içerisinde ara vermenizin bir sebebi de bu muydu peki?
Ara vermelerim… Evet, müzik piyasasının da etkisi oldu ama asıl sebep kendimle ilgiliydi. İçimden gelmeden üretmek istemedim. Zoraki şarkılar yapmak bana göre değil. Bazen susmak da üretimin bir parçası.
Şu sıralar kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
Daha dengedeyim. Daha netim. Ne istediğimi de ne istemediğimi de biliyorum. Bu da bana garip bir huzur veriyor…
Gelelim yeni çalışmanıza. ‘Sonuna Kadar’ın hikayesi nedir?
Hikayesi aslında çok basit: Kendine rağmen birine kalmak. Mantığın “git” dediği yerde kalmayı seçmek. O yüzden biraz tehlikeli ama bir o kadar da gerçek.
Şarkının en dikkat çekici tanımı “Kalbin mantığa karşı kazandığı büyük zafer”. Genelde aşkta yenilmekten bahsedilir ama siz bunu bir zafer olarak görüyorsunuz. Mantığın tamamen sustuğu o an, bir sanatçı için bir ‘teslimiyet’ midir yoksa bir ‘özgürleşme’ mi?
“Kalbin mantığa karşı kazandığı zafer” meselesi bence hem bir teslimiyet hem de özgürleşme. Çünkü kontrolü bırakıyorsun ama aynı anda gerçekten hissetmeye başlıyorsun. Bazen kaybetmek gibi görünen şey aslında en dürüst kazanımın oluyor.
İnsanlar bu şarkıyı dinledikten sonra kulaklarında o melodiden ziyade kalplerinde nasıl bir tortu kalsın istersiniz?
Biraz daha cesur hissetsinler. Birine, bir duyguya, hatta kendilerine karşı… Melodiden çok, o cesaret kalsın içlerinde.
Önümüzdeki günlerde neler var?
Daha çok anlatacak şeyim var. Belki farklı sürprizler de olur. Ama kesin olan bir şey var: Yine içimden geldiği gibi olacak.
