Bazı hikayeler, aradan 30 sene geçse de evrensel konularıyla yeniden anlatılmaya değer olabilir. Warren Adler’in kitabından uyarlanan ve 1989’da Danny DeVito’nun yönettiği ‘The War of the Roses’, evlilik üzerine yapılmış unutulmaz filmlerden biriydi. Michael Douglas ve Kathleen Turner’ın avizeyle birlikte yere çakıldıkları sahneyi kim unutabilir ki? İşte bu hikaye, bu kez ‘Meet the Fockers’, ‘Trumbo’ ve ‘Bombshell’ gibi farklı türlerde işlere imza atan Jay Roach’un yönetmenliğinde farklı bir yorumla beyazperdede. Senaryoda ise ‘The Favourite’, ‘Poor Things’, ‘The Great’ ve ‘Cruella’ gibi yapımlardan dilinin sivriliğini bildiğimiz Tony McNamara var.
Her şey sıradan bir akşamda, bir restoran mutfağında başlıyor. Theo, iş arkadaşlarından bunalmış bir mimar; Ivy ise genç ve tutkulu bir şef. Beklenmedik karşılaşma kısa sürede bir kıvılcımı ateşliyor ve onları adım adım ortak bir hayata götürüyor. Amerika’ya taşınıp Kaliforniya kıyılarında çocuklarıyla birlikte herkesin gıpta ettiği, görünürde kusursuz bir yaşam kuruyorlar.
İlk yıllarda birbirlerini destekleyen çift, başarı ve aile sorumluluklarını birlikte taşırken uyumlular. Ancak zamanla dengeler değişiyor. Theo’nun en iddialı projesi, çatısına yerleştirdiği gemiyle dikkat çeken görkemli bina, bir fırtına sonrası çöküyor. Bu felaket yalnızca kariyerini değil, itibarını da yerle bir ediyor. O sırada başta bir hobi gibi başlayan Ivy’nin restoranı giderek hayatlarının merkezine oturuyor ve hızla yükselişe geçiyor. Theo, sektörde kaybettiği yerin acısıyla kendini eve ve çocuklara adarken, ailenin geçim kaynağı bu restoran oluyor.

Roller değiştikçe çatlaklar derinleşiyor. Ivy işinde daha görünür oldukça ailesine ayırdığı vakit azalıyor; Theo ise içine kapanıp öfkesini kontrol edemeyen bir baba figürüne dönüşüyor. Başta espriyle süslenen atışmalar yavaş yavaş kırıcı tartışmalara evriliyor. Çocuklar ve yakın çevre de bu gerilimi yansıtıyor; kimi zaman kıyaslarla, kimi zaman da istemeden açtıkları yaralarla. Kısa sürede egoların ve hırsın gölgesinde, Theo’nun inşaa ettiği evleri bir güç arenasına dönüşüyor. The Roses, bu dönüşümü kara mizahın diliyle anlatarak modern evliliklerin kırılganlığını çarpıcı şekilde ortaya koyuyor.
HEM KEYİFLİ HEM RAHATSIZ EDİCİ
Olivia Colman ve Benedict Cumberbatch, ilk kez aynı filmde bir araya geliyor. Colman, kariyerinde hem dramada hem de komedide olağanüstü bir esneklik gösteren, Oscar, Emmy ve BAFTA sahibi bir oyuncu; The Crown, McNamara’yla yollarını kesiştirdiği The Favourite ve Fleabag’de unutulmaz rollerde izledik. En son The Bear’de şef önlüğüyle karşımıza çıktı. Cumberbatch ise Emmy ödüllü, Oscar adayı bir isim; Sherlock’la geniş kitlelere ulaştıktan sonra The Power of the Dog ve Doctor Strange gibi farklı yapımlarda da dikkat çekti. The Roses’ta Colman’ın Ivy’deki yükselişiyle, Cumberbatch’in Theo’nun giderek artan öfkesi ve kaybını canlandırışı izlenmeye değer. Sizi hem keyifli hem rahatsız edici cümleler ve sahneler bekliyor.
Yan kadro da dikkat çekici: Andy Samberg, Kate McKinnon ve Zoë Chao, Rose çiftinin arkadaş çevresini canlandırırken, hikaye toplumsal dinamikleri de içine alan daha geniş bir çerçeveye taşınıyor. Başarılı oyuncu Alison Janney ise Ivy’nin boşanma avukatı olarak kadroda.
The Roses, modern evliliğin anatomisini ele alan yeni bir yorum. Bireysel başarıların, kariyer hırslarının ve egoların daha görünür olduğu bir dünyada evliliğin yükünü taşımak eskisinden çok daha zor. Theo ve Ivy’nin hikayesi de bunun yansıması; nefret anlarını görmezden gelerek devam etmeye çalışıyorlar ama sonunda evleri, ilişkilerinin en sert savaş alanına dönüşüyor. Filmdeki ev, yalnızca bir barınaktan öte, başarıların, ilişkilerin ve ruh sağlığının temsiline dönüşüyor. Rose çifti, kaybetmektense uğruna ölesiye savaşmayı göze alıyor.
Benedict Cumberbatch (Theo)
“Bu filmdeki çift çok tanıdık; izleyen herkes kendinden bir şey bulacak. Hatta belki fazlasını bile… Çünkü bu aslında bir uyarı hikayesi. Theo dürüst ve sevilesi biri ama çoğu zaman kendi en büyük düşmanı; intikamına ve duygularına kapıldıkça başkalarını görmez oluyor. Olivia’yla çalışmak benim için muhteşemdi; onun enerjisi sayesinde komediyle trajedi arasında çok rahat geçiş yaptık.”

Olivia Colman (Ivy)
“İlişkinin başında birbirlerinin farklılıklarına hayran oluyorlar ama yıllar geçtikçe en çok birbirlerini çıldırtan şey de o farklılıklar oluyor. Ivy bana göre özgür ruhlu, esprili, tutkulu, sevgi dolu bir anne ama kariyer ve aile dengesi bozulunca her şey altüst oluyor. Benedict’i çok seviyorum ama filmde ona korkunç davranmak zorundaydım; gün boyu birbirimizi yiyip sonra kahkahalar atıyorduk. The Roses, bir ilişkinin zirvelerini, diplerini ve bütün karmaşasını anlatıyor.”