ÇAĞATAY YILMAZ
Rock tarihinin en uzun soluklu ve en büyük hikâyelerinden biri, bu yaz İstanbul’da yeni bir sayfa açmaya hazırlanıyor. 1965’te Hannover’de kurulan, ‘Wind of Change’, ‘Still Loving You’, ‘Rock You Like a Hurricane’ ve ‘No One Like You’ gibi şarkılarıyla kuşaklar boyunca rock dinleyicisinin ortak hafızasına yerleşen Scorpions, ‘Coming Home: 60 Years of Scorpions Tour’ kapsamında BKM Organizasyonu ile 24 Haziran’da Beşiktaş Tüpraş Stadyumu’nda sahne alacak.
60 yıl, müzik dinleme biçimleri baştan sona dönüşürken ve “rock öldü” cümlesi defalarca ortaya atılırken hâlâ sahnede kalabilmenin de adı. Scorpions tam da bu yüzden yalnızca nostaljik bir hatıra değil, hâlâ canlı, hâlâ yüksek sesli ve hâlâ kalabalıkları aynı nakaratta buluşturabilen bir enerji.
İstanbul konseri öncesi grubun gitaristi Matthias Jabs ile Zoom’da buluştuk. Bu uzun yolculuğu ve Coming Home fikrinin onlar için ne ifade ettiğini kendisinden dinledik.
Turnenizin adı ‘Coming Home.’ Bu isim yalnızca nostaljik bir başlık gibi değil, uzun bir yolculuğun farklı duraklarına yeniden dönmek gibi de duyuluyor. Scorpions için İstanbul’a dönmek nasıl bir his?
Coming Home 1984 tarihli bir şarkımızın adı. O dönemde de dünyayı turluyor, aynı şehirlere tekrar tekrar dönüyorduk. Hayranlar bizi öyle güzel karşılıyordu ki gerçekten eve dönüyormuşuz gibi hissediyorduk. Şimdi, Scorpions’ın 60. yılına baktığımızda, çok uzun bir kariyerden söz ediyoruz. Sanırım Rolling Stones bizden yalnızca birkaç yıl daha uzun süredir sahnede. Bir yerde daha önce çaldıysak ve geri döndüğümüzde insanlar bizi hâlâ büyük bir coşkuyla karşılıyorsa, bu gerçekten eve dönmek gibi hissettiriyor. Bu yüzden 60. yıl turnesi için en uygun ismin ‘Coming Home’ olduğunu düşündük. Çünkü neredeyse her yerde bulunduk ve şimdi yeniden dönüyoruz. Bir anlamda veda eder gibi de…
Bugün Almanya’dan çıkan bir grubun İngilizce şarkılarla dünyaya açılması daha doğal görünüyor. Ama sizin başladığınız dönemde bu hiç de kolay ya da alışıldık bir yol değildi. Bugünün dinleyicisi bunun ne kadar önemli bir kırılma olduğunu sizce fark ediyor mu?
Ben gruba 1978’de katıldım. Sadece 48 yıl önce… Çok uzun bir zaman. O dönemde grup Amerika’ya yeni yeni gitmeye başlamıştı. Öncesinde daha çok Avrupa’da ve birkaç ülkede biliniyorduk. Ama uluslararası bir başarı istiyorsanız, birkaç istisna dışında, dünyanın sizi anlayabilmesi için İngilizce söylemeniz gerekiyordu. Bugün İstanbul’da da, Hannover’de de genç kuşak İngilizceyi daha çok biliyor. Okullarda öğretiliyor, daha yaygın hale geldi. Ama biz uluslararası bir yolculuğa çıkmaya çalışırken Almanya’da neredeyse kimse İngilizce konuşmuyordu. İngilizce, dünya çapında başarı için bir tür biletti. Ama elbette önce müziğin çalışması gerekiyor. Neredeyse 90 ülkede çaldık ve hâlâ aynı yerlere tekrar tekrar gidip başarılı konserler verebiliyoruz. Eğer Almanca söyleseydik bu kadar başarılı olamazdık diye düşünüyorum.
Müzik dünyası bu yıllar içinde çok değişti. Peki, siz kişisel olarak, bir gitarist olarak bu değişimi nasıl yaşadınız? Matthias Jabs sound’u yıllar içinde değişti mi?
Biz çok uzun bir kariyere bakıyoruz. Bir gitarist olarak yeni başladığınızda yeni bir riff bulursunuz ve inanılmaz heyecanlanırsınız. “Bir şey buldum, hadi deneyelim” dersiniz. Yaptığınız şey sizi heyecanlandırır. Grup stüdyoda ne yapıyor, siz ne yapıyorsunuz, her şey yenidir. Ama 50 yıl sonra her şeyi çalmış, görmüş, duymuş oluyorsunuz. Kendinize bile yepyeni hissettirecek bir şey bulmak zorlaşıyor. Aynı heyecanı yakalamak kolay değil. Ama yıllar boyunca o kadar çok şey yarattık ki artık yeni bir şeyin bizi gerçekten heyecanlandırması için çok güçlü olması gerekiyor. Yine de oluyor…

Bırakalım inansınlar
Bugün müzik dinleme alışkanlıklarında garip bir döngü var. Plaklar, kasetler, CD’ler, MP3’ler derken şimdi yeniden vinyl’e büyük bir ilgi görüyoruz. İnsanlar yeni şarkıları bile plakta dinleyince daha duygusal, daha gerçek bir deneyim yaşadıklarını düşünüyor. Sizin bu konudaki fikriniz ne?
Bazı insanlar yeni bir plak dinlediklerinde, sanki analog bir kayıt dinliyormuş gibi hissediyor. Eğer 1983-84 öncesi eski bir plak dinliyorsanız, o dönemde bütün gruplar analog kayıt yapıyordu. İşte o iyi sestir. Eski mikrofonlar odadaki her detayı yakalardı. Davulun odanın köşesinden yansıması bile kayda girerdi. Bu da müziği ve sesi çok dolu, çok tamamlanmış hale getirirdi. Ama bugün yeni şarkıların ve kayıtların çoğu dijital olarak kaydediliyor, sonra sadece plağa basılıyor. Bunun aynı duyguyu taşıyabildiğini sanmıyorum. Arada fark var. Ama insanlar buna inanmak istiyorsa bırakalım inansınlar.
Scorpions 60. yılını kutluyor. Bu süre içinde dünya değişti, müzik dinleme biçimlerimiz değişti, müziğin kendisi değişti. Bir yandan da yıllardır “rock öldü” deniyor. Ama bugün hâlâ Scorpions gibi gruplar büyük kitleleri peşinden sürüklüyor. Sizce bir müzik türü gerçekten ölebilir mi?
80’lerin sonu, 90’ların başında grunge ve alternatif müzik yükselirken medya “bizim bildiğimiz haliyle rock ölüyor” demeye başlamıştı. Buna şaşırmıştım. Ama açıkça görüyoruz ki ölmedi. Biz buradayız. Sizin de söylediğiniz gibi 80’lerden gelen büyük rock grupları bugün en büyük festivallerin headliner’ları. Onlar olmadan geleceğin nasıl görüneceğini hayal etmek bile zor. O dönemin büyük şarkılarının, büyük gruplarının klasikleşeceğini düşünüyorum. İnsan eliyle yapılmış müzik, özellikle o türü neredeyse icat eden insanların yaptığı müzik, kalıcı olacak. İyi müziğin öleceğini sanmıyorum.
‘Wind of Change’den konuşmadan olmaz. Şarkı yazıldığında dünya bambaşka bir yerdi, bugün yine çok farklı bir dünyaya çalıyorsunuz. Bu şarkıyı bugün sahnede söylemek size ne hissettiriyor?
‘Wind of Change’ 1989’da yazıldı. Sovyetler Birliği’ne ilk kez gittiğimiz dönemdi. Bir yaz festivali için Moskova’daki Olimpiyat Stadyumu’nda iki konser verdik. Hatta Olimpiyat meşalesini bile yaktılar. 1980 Olimpiyatları’nda, Amerika, Almanya ve başka birçok ülke boykot ettiği için o meşaleyi yakmamışlardı. Ama biz çalarken yaktılar. Bu çok sıra dışıydı. O dönemde değişimi görebiliyorduk. Çok katı, gri bir Sovyet komünizminden çıkıp başka bir şeye doğru gidiliyordu. Şarkı zaten Almanya’da yazılmıştı. İnsanlar şarkının Berlin Duvarı’nın yıkılışı hakkında yazıldığını düşünüyor; bu doğru değil. Ama elbette bağlantılı. Sovyetler Birliği çökünce duvar da yıkıldı. Bu yüzden herkes o şarkıyı büyük bir coşkuyla sahiplendi.
Elbette şarkının politik yanı çok güçlü. Bugün de anlam yüklenebilir.
Bugün şarkının yazıldığı dünyadan bahsetmiyoruz artık. Bugün birçok açıdan korkunç bir yere gitmiş bir dünyadan bahsediyoruz. Ukrayna’daki savaş başladıktan sonra Polonya’da bir konserimiz vardı. Seyirciler arasında bir tarafta Polonya bayrağı, diğer tarafında Ukrayna bayrağı vardı. Yaklaşık 100 metre uzunluğunda, 20 metre genişliğinde dev bayraklardı. ‘Wind of Change’i çalmaya başladığımızda ortaya çıkardılar. İnsanların kalbinde ve zihninde çok şey oluyor. Politikacılar olmasaydı dünya daha iyi bir yer olurdu.
Önümüzdeki ay İstanbul’da olacaksınız. İstanbul’daki hayranlarınıza ne söylemek istersiniz? Onları nasıl bir gece bekliyor?
İstanbul’da daha önce birkaç kez çaldık. İki yıl önce bir açık hava mekanında, iki konser vermiştik. Organizatör bize “Bir dahaki gelişinizde stadyumda çalmalısınız, çünkü konser biletleri çok hızlı tükendi” demişti. 2024’te farklı bir şovumuz vardı; ‘Love at First Sting’ albümünü baştan sona çalmıştık. Ama şimdi 60. yıl şovuyla geliyoruz. Bu konser, Scorpions tarihinden şarkılarla birlikte çok özel efektler, sahne tasarımları ve sürprizler içerecek. Harika olacak. İstanbul seyircisi çok enerjik ve çok ateşli. Kalabalık çılgınsa, bizim için en iyisi bu.