Mimarlık ve tasarım dünyası için sürdürülebilir yüzeyler üreten İspanya merkezli Cosentino’nun Türkiye ayağının başındaki isim Alper Şensan… İspanya vurgusunu özellikle yapıyorum çünkü sohbetimizin bir kısmı da bu kültürle ilgili. Bir nevi onu, ara verdiği yüzme sporuna döndüren İspanyollar olmuş ve ardından -her ne kadar çok kolaymış gibi ‘yaptım, bitti’ edasıyla anlatsa da- Cebelitarık’ı yüzerek geçmesine de vesile olmuş. Detaylarına sohbetimizde değineceğiz ama her ne konuştuysak olanca doğallığıyla yanıtladı soruları Alper Şensan… Önce ciddi konulardan başlıyor sohbet: Ekonomi, iş derken spora, sanata ve başarı kavramına kadar geliyoruz.
Türkiye’de yaşamanın gerçekliğini hepimiz biliyoruz. Her gün değişen gündem… Ekonomi de nasibini alıyor tabi. Böyle bir tabloda nasıl bir 2025 geride kaldı?
Türkiye’den bir hafta uzak kalın, gündemin üç kere değiştiğini görürsünüz. Beş gün uzak kalın hiçbir şey değişmiyor. Yani beş yıllık da on yıllık da baksanız master sorunlar aynı duruyor. Tabii ki bizim sektörümüz de makro durumun dışında kalamıyor. Bildiğiniz gibi yapı sektörünü hitap ediyoruz. Orta ve ortanın üstü segmentte konut üretim ve tüketiminde zorluk olduğunu gördük. En üst seviye lüks konut tüketiminde yani özellikle high end villa konseptleri ise tam gaz ilerledi. Bu da ülkenin gelir dağılımındaki bozulmaya bağlı aslında. Dolayısıyla üst segment konut ve villa projelerinde pek bir yavaşlama görmedik.
Siz de aslında kalite ve fiyat performansıyla o tarafa hitap ediyorsunuz…
Ürünümüzün görsel ve malzeme kalitesi, fiyat skalası sebebiyle genelde orta üstü segmenti hedefliyoruz. Bu sadece Türkiye için değil dünya genelinde de böyle. Alt segmentte çok oyuncu var zaten Türkiye’de. Günün sonuna baktığımız zaman artılar ve eksiler oldu. Yani geniş ölçekte sektör sıkıntılı bir yıl geçirirken lüks segment kendi canlılığını korudu. Biz de o segmente hitap ettiğimiz için bu yılı hedeflerimizi hemen hemen tutturmuş şekilde kapattık.
Yeni bir hikaye lazım
15 yıl olmuş Türkiye macerası Cosentino’nun. O dönem koyulan hedeflerin bugün neresindesiniz peki?
Real olarak büyüme var mı? Evet, var. Yani başladığımız noktanın çok ötesindeyiz. Ama başladığımız gün 10 yıl sonrası için yaptığım projeksiyona göre gerideyiz. Bunun da sebebi makro sorunlar. En basit örneği: Etiler’de 2 sene önce çok büyük bir deneyim merkezi açtık. Bunu normalde çok daha öncesi için planlamıştık. Tam sözleşme imzaladık 15 Temmuz oldu. O bitti yine tam niyetlendik dolar bir gecede fırladı. Yani koşacağız da ayağımızdan bir şekilde çekiliyor.
Zor bir pazarda zor bir iş yapıyoruz. Daha iyi olabilir miydi, tabii ki olabilirdi. Her balık yaşadığı göl kadar büyür. Göl biraz daha büyük olsa, sularımız daha temiz olsa, içindeki balıklar da daha sağlıklı ve temiz olacak. Bu göle göre iyi bir ölçüdeyiz diyebilirim.
2026 için ne düşünüyorsunuz?
Göreceli olarak iyi olacağız diye düşünüyorum 2025’e göre. Enflasyon bir tık daha aşağıya gelecektir. Faizler biraz daha erişimli gelecektir. Olması gereken evrensel iyi tanımına erişmemiz için ülkede çok ciddi bir hikaye değişimi, paradigma değişimi, vizyon değişimi lazım. Her şeyden önce insanlara yatırım yapacak heyecan lazım. Heyecanlanmak için de yeni bir hikaye lazım.
Peki, bu yıl için planlanan yeni bir ürün var mı?
Evet, Éclos markasıyla yeni bir ürünümüz çıkıyor. Silestone ürünümüz gibi işlemesi kolay ama Dekton gibi de ısıya dayanımı yüksek bir ürün geliştirdik. İnovatif bir ürün. Dünyada da ilk kez yapılıyor. Çevresel hassasiyeti de %100 yerine getiren bir ürün. Biz de heyecanlıyız. Çünkü renk koleksiyonlarıyla, görünümü ve tarzı tamamen yeni olacak. Türkiye’de muhtemelen 2026’nın ikinci yarısından itibaren lansmanını yaparız.
Yıllardır İspanyollarla çalışıyorsunuz. Bambaşka bir kültür. Bu size ne kazandırdı?
İspanyollar, İtalyanlar gibi yemeyi, içmeyi, gezmeyi ve sokakta olmayı çok severler. İngilizler gibi kuralcı ve metodolojik yapıları var. Almanlar gibi kaliteye önem veriyor Amerikalılar gibi marketing yapıyorlar. Toplumsal kurallara uyarlar, sabırlıdırlar, beklemeyi bilirler. Ben onlardan çok şey öğrendim. Bizim Türk kültüründeki iş hayatının alışkanlıkları ile onların kafa yapısı ve sistematik yaklaşımları arasında köprü kuruyorum, bir anlamda denge sağlıyorum. Benim özel hayatıma da yansıyan şeyler oldu tabii. Sağlıklı yaşamayı, daha sakin yaşamayı, daha sistematik yaşamayı ve olaylara uzun vadeli bakmayı öğrendim.
Cebelitarık maceranız var sizin bir de… Milli yüzücü de değilsiniz ama Cebelitarık’ı yüzerek geçmek nerden aklınıza geldi?
Ben ortaokul ve lisede yüzüyordum aslında ama milli bir sporcu değildim. Üniversiteye hazırlanırken bıraktım. Sonra da uzun yıllar ara verdim. İspanyollarla iş yapmaya başlayınca sporsuz bir hayatın olmayacağına karar verdim. Avrupalı yaşam tarzı size de sirayet ediyor. Spora da bildiğim branştan başlamak istedim. Havuza gitmeye başladım, sonrasında açık su, deniz yarışlarına katıldım. Orda bir İngiliz sporcu ile tanıştım. Dünyada Cebelitarık gibi yedi geçiş var ve yedisini birden yüzerek tamamlamış bir sporcuydu. Kitap da yazmış; alıp okudum. Baktım ki o da sporcu değilmiş ve ilk Cebelitarık’ı yüzmüş. ‘O yaptıysa ben de yaparım. Neticede uzaylı değil’ diye düşündüm ve kafama taktım bunu. 6 ay yoğun antrenman programı yaptım ve 4 saat 50 dakikada Cebelitarık’ı geçtim. Fazla hazırlanmışım, dönüş bile yapabilirdim. (Gülüyor)
Bu adanmış bir iş, nasıl vakit ayırdınız?
Adadım kendimi, ben de. Haftanın 6 günü antrenman yapıyordum. Sabah 7-9 havuz yapıyordum ya da akşam 5-7. Yaz tatillerinde de dalga, fırtına bakmaksızın yüzüyordum. Önce kapalı havuzda denedim kendimi. 16 km kadar yüzdüm ki o da 5 saatten fazla sürdü. Havuz görevlileri delirdiğimi sandı. Bir kere de Çeşme’de 16 km yüzdüm. Ondan sonra da gönül rahatlığıyla gittim Cebelitarık’a.
Bu yaptığınız şeyden karakterinizle ilgili ne almalıyım?
Kafaya koyduğumu yaparım. Bir de parayla satın alınamayacak bir şey yapmak istedim. Bakın, 2017’de yaptım ama hala anlatıyorum. Anlatabileceğim bir şey oldu. (Gülüyor) Başarılı bir insan görünce genel olarak şunu düşünürüm: O insanla aynı DNA’ya sahibiz. Çalışırsak başarırız, neden başaramayalım ki?
Başarı kriteriniz ne o zaman sizin?
Hayattaki başarıdan değil ama yaptığınız işte başarılı olmaktan söz ediyorsak, şuna inanıyorum: Bir insan doğuştan yetenekliyse ve bunun yanında çok çalışırsa dünya çapında bir isim yapar. Eğer doğuştan yetenekli değilseniz, çok çalışır ve doğru çalışırsanız başarılı olursunuz. Dolayısıyla hepimiz aynı gezegenin mahsulüyüz; ben de çok ve doğru çalışırsam başarılı olurum…
Başarı kriterim mutluluk
Peki, hayatta başarı…
Mutluysanız başarılısınızdır… Bence dünyada en zor şey mutlu olmak. Sizi neyin mutlu ettiğini keşfetmek ve ona erişebilmek dünyanın en zor işi. Parayla satın alınabilecek bir şey değil. Buna eriştiyseniz mutlusunuzdur bence.
Sportif anlamda var mı yeni bir hedef?
Artık işin keyifli kısımlarını yapıyorum. Geçen sene 8 gün süren bisiklet turuna katıldım. Her gün 100-120 km yol yaparak tüm Toskana Vadisi’ni geçtik. Artık bir ‘challenge’ yapacaksam işin daha keyifli kısımlarında yaparım. İşin turistik kısmı ile sporu birleştirmeyi seviyorum. Kolombiya, İsviçre ve Fransız rivierasında bisikletle bir rota yapma isteğim var.
Peki, tüm bunlar dışında nedir size keyif veren, yapmaktan hoşlandığınız?
Bu aralar dijital sanata merak saldım. Dijital olarak resim yapıyorum. Aklımdaki tabloyu hayata geçiriyorum. Yağlı boya teknikler çalışmaya başladım.
Çizmeyi sever misiniz normalde, var mı resim yeteneğiniz?
Ben asla çizemem ama yapay zekaya çok meraklıyım ve dijital dünyadan da uzak kalmak istemiyorum. Yaşlanmanın önüne geçmek de biraz gündeme tutunmakla ilgili bence.
Sanat merakınız var ama…
Kendimi koleksiyoner diye addedemem ama ilgim var. Evimde ufak bir koleksiyonum var. Devrim Erbil ve empresyonist birkaç sanatçıdan topladığım eserler var. Zafer Karakuyu’yu çok beğenirim. İlerine biraz daha anlaşılacağını düşünüyorum.