Arter’de birbirinden farklı iki sergiyi değişik zamanlarda gezdim. Biri küratörlüğünü Selen Ansen’in üstlendiği Almanya’da yaşayan Mehtap Baydu’nun ‘Seni Sevmek Çok Zor’ sergisi, diğeri küratörü Eda Berkmen olan Tayfun Erdoğmuş’un ‘Atlas 1/137,035999’ sergisi.
Abdülmecid Efendi Köşkü’ndeki ‘Folia’ sergisinin küratörleri olan Ansen ve Berkmen, son dönemlerde ilgiyle izlediğim iki küratör.
Sanatçıların ikisi de Almanya’da yaşıyor (Erdoğmuş Berlin-İstanbul arasında) ve her ikisinin de Türkiye’deki ilk kurumsal solo sergileri...
Tayfun Erdoğmuş ile Berlin’e dönmeden bir gün önce Arter’de buluştuk. Sanatçının kırk yılı aşkın bir süreye yayılan sanat yaşamının çeşitli dönemlerinden ve yeni üretimlerinden oluşan ‘Atlas 1/137,035999’ başlığı, Küçük Prens’teki yıldız sayısını hatırlattığı için anlamını Erdoğmuş’a sordum:
“Serginin ismi ‘Atlas’. Eda’nın önerisi. Soyadını yani sayıları ben verdim. 1/137, ışık ve madde ilişkisindeki elektromanyetiğin temel taşı. Fizikçiler bunu 137 diye bilirler. Hatta bir espri vardır; fizikçilerin kodu 137’dir diye. Evrende olup bitenler 1/137 oranı sayesinde.”
Arter’in ikinci katındaki sergi, sanatçının “Anımsadıklarımı bir araya getirdim” dediği kocaman defterlerle başlıyor.
‘Seyir Defterleri’, Nepal’de, Himalayalar’da da iki bin yıllık gelenek uyarınca, lokta çalısının liflerinden üretilen özel bir kâğıttan oluşuyor. Sanatçı, kâğıdı 1990’lı yıllarda bir Nepal gezisinde, Himalayalar’a tırmanırken keşfetmiş.
Çocukluğundan itibaren öğrendiği, yaptığı, etkilendiği, eğitim aldığı şeyleri, doğası gereği çürümeyen, üzerindeki yazılar bozulmayan lokta kâğıdına sayfalarca çizmiş.

Erdoğmuş’un Berlin’de kâğıt ustası Gangolf Ulbricht ile birlikte filigran tekniğiyle ürettiği, odaklandığınız takdirde görünür hâle gelen ‘Su Resimleri’ serisi aynı bölümde.
‘Hayalet Herbaryum’, sayfaların arasında kurutulmuş bitkilerin bıraktığı izleri taşıyan defterlerin ve camekânlı vitrinlerde kurutulmuş bitkilerin bulunduğu bir oda. Girer girmez sizi çok hoş bir koku karşılıyor. “Acaba vitrindeki kurutulmuş bitkilerden mi sızıyor?” diye düşünürken Erdoğmuş açıklık getiriyor: “Bu kokuyu gül, karanfil ve zambaktan özel ürettik. Bir sergimde ilk kez koku kullanıyorum. Kokuya çok duyarlıyım, zira annem Ispartalı ve evde gül kokusu hep burnunuza gelirdi. Koku anı taşıyıcıdır ve gül annemdir” diyor.
HAVANA’DA HEMINGWAY’İN EVİNDEKİ BİTKİ
Sanatçı kurutulmuş bitkileri işlerinde kullanmaya bir Havana gezisinden sonra başlamış. “Hemingway’in evinin bahçesinde çok güzel bir bitki gördüm. Orada doğa farklıdır. Sevdiğim bitkinin birkaç yaprağını yanımda götürdüm ve kuruttum. Aslında çocukluğumdan beri çiçek kuruturum çünkü o da anı taşıyıcıdır. Ancak Havana’dan taşıdığım bitki, bunları işlerimde kullanma ilhamı verdi” diye anlatıyor.
Kurutulmuş çiçeklerin defterlerde bıraktıkları simetrik düzeni, sanatçı tuval ve kâğıt üzerinde yarattığı daha karmaşık kompozisyonların temel öğesi olarak benimsemiş. ‘Hayalet Herbaryum’dan çıkınca eğik duran bir camekâna yerleştirilmiş ‘Işıyan Fragmanlar’ serisi karşımda. Sanatçının 2024 ile 2026 yılları arasında ürettiği işlerde bitki izleri, tekrarlayan daire motifleri ve alışılmışın dışında renkler gözünüze çarpıyor.
“Neden tekrarlayan daire motifleri?” diye sorunca aldığım cevap: “Üzerinde yaşadığımız gezegenden başlayarak evrendeki her şey yuvarlak. Sonuçta doğada köşeli bir şey yok.”
Peki, yeşilin, kahverenginin her tonunu yansıtan, bazen de altın rengindeki tonları nasıl elde ediyor?
Erdoğmuş, “Ben renk kullanmıyorum. Bu tonlar tamamen kullandığım bitkiler, ince metaller yani varaklar. Altın değil tabii. Bronz, bakır gibi metaller. Simya kullanıyorum aslında. Bunları birtakım şeylerle etkileşime geçiriyorum. Atölyem laboratuvar gibi zaten. Bu gördüğünüz renkleri oksidasyonla elde ediyorum. Teknik, prensip olarak aynı. Bitki, metal, akrilik solüsyonlar ve bazı kimyasallar. Bunların kullanım alanları, cinsleri, bekletme süreleri değişiyor” diye anlatıyor.
İkinci katın en büyük salonundaki ‘Natura’ bölümünün duvarı, Erdoğmuş’un yukarıda anlattığı teknikle yaptığı irili ufaklı, çoğu koleksiyonlardan gelen eserlerle boydan boya kaplı.
2004 ile 2024 yılları arasında üretilen işlerin yüzde 70’i koleksiyonerlerden gelmiş.
Muntazam bir simetriyle dizilmiş eserler tek bir yapıt gibi duruyor ve inanılmaz bir emek var.
Üretim sürecini soruyorum.
“Benim işlerim çok uzun sürüyor. Asistanlarım var ama daima değil. Her gün hiç aksatmadan en az 5-6 saat çalışıyorum. Boyun fıtığım, bel fıtığım var. Pilates ile idare ediyorum” diyor.
Sözünü ettiğim duvarın karşısında dışbükey, farklı renklerde dairesel aynalardan oluşan yerleştirmenin adı ‘Rosa Damascana Moleküler’. Çıkış noktası gül kokusunun kimyasal yapısı yani kokusunun formülü.
Serginin son bölümündeki ‘İsimsiz’ ya da Almanca adıyla ‘Weltschmerz’ (‘Dünya Sızısı’ anlamında) eseri, bir mağarayı, gözlem kulesini ya da bir kazı alanını çağrıştıran mekânsal bir kurgu. Mağara etkisinden ancak metal yapı üzerine yerleştirilen ve gündelik yaşamdan basit şeyleri gösteren videoları seyrederken çıkabiliyorsunuz.
OMURGA SÜTUNU BENİM SANATSAL DURUŞUM
Almanya’da yaşayan Bingöl doğumlu Mehtap Baydu’nun Arter’deki ‘Seni Sevmek Çok Zor’ sergisinin açılışında sanatçının ‘Nefes’ adlı performansını izleme şansını yakaladım.
Baydu, yarı saydam bir balonun içine üflediği bu performansı ilk kez 2019 yılında Berlin Kreuzberg’de kamusal alana açılan vitrinli bir mekânda gerçekleştirmiş.
Arter’de tekrarladığı performansında, camlı mekânın hacmiyle birebir üretilen balon şiştikçe sanatçının hareket alanının daraldığına ve nefes almasının güçleştiğine tanık oluyoruz.
Baydu bu performansıyla ilgili, “Nefes’in İstanbul’da gerçekleşmesi benim için çok kıymetli. Her yerde nefes almak zorlaştı. Özellikle de kendi nefesimizin kendimize tehdit olması, verdiğimiz nefesin bizi sıkıştırması anlamında işin kendi kendini tercüme ettiğini düşünüyorum” diyor.
Performanstan sonra sanatçı ve küratör ile birlikte gezdiğimiz serginin en çarpıcı eserlerinden biri kuşkusuz ortalık yere dikilen ‘Omurga Sütunu’ ya da Almanca adıyla ‘Wirbelsäule’.
Büyük ölçekli heykel, sanatçının kendi bedeninden aldığı kafa, torso, bacak, sırt ve kol kalıplarını iç içe geçirerek, eklemleyerek yaptığı bir eser.
Ayrıştırılmış uzuvları anatomik yapıya sadık kalmadan yerleştiren sanatçı, Ankara’da Hacettepe Üniversitesi’nde heykel eğitimi alırken Ankara Kalesi’ndeki devşirme malzemelerden ilham almış. Antik yerleşimlerin olduğu şehirlerde kale duvarlarında taşların arasına sıkıştırılmış Roma sütun ya da heykel parçaları aniden karşımıza çıkıverir.
Mehtap Baydu ile ayaküstü sohbetimizde ‘Omurga Sütunu’nu soruyorum.
“Bu kalıpların hepsi bana ait. Kendimi bozup yeniden inşa ederken omurgam bir sütun gibi dik durmamı sağlıyor. Sanatsal açıdan baktığımızda bu benim sanatsal duruşum. Çok zor zamanlardan geçiyoruz ve omurgalı durmak gerekiyor” diyor.
Baydu’nun 2017 yılında Ankara’da Galeri Nev’deki sergisi için bedeninin tamamının polyester dökümünü ürettiği ‘Ben ve Her Şey Arasındaki Mesafe’ adlı eserini farklı malzemeler ve tekniklerle tekrarlıyor. Nitekim Arter’de bu iş camdan üretilmiş iki heykel olarak yer alıyor.
Bu yılki Mardin Bienali’nde Marangozlar Kahvesi’nde Baydu’nun bir çubuğa asılı benzer işini posttan üretilmiş hâliyle görmüştük.
Selen Ansen’e göre Mehtap Baydu, kendinden “mesafelenip” ötekiler yaratıyor.
Sanatçının kendini başkalarında konumlandırması, 2010 yılında yarattığı kurmaca erkek figürü ‘Osman’ projesinde ete kemiğe bürünüyor.
1960’lı yıllarda Türkiye’den Batı’ya göç eden “misafir işçileri” temsil eden ‘Osman’ figürü, bu sergide Mehtap Baydu’nun siyah takım elbisesiyle karlı, ıssız bir manzarada otururken karşımıza çıkıyor.
Selen Ansen, “Mehtap’ın bütün olayı aslında kendinden çıkmak ama tam çıkmayarak da başkasının kimliklerini üstlenmek ve bir beraberlik düşünebilmek. Akışkan bir beraberlik yani farkları silerek değil. Tam tersine, coşturarak. Hepimiz görüyoruz ki tek kimliğimiz yok” diyor.
Baydu’ya serginin başlığını, ‘Seni Sevmek Çok Zor’u sorduğumda, “Neyi sevmek çok zor? Kimi sevmek çok zor? Kendini sevmek çok kolay mı? Bu her şey olabilir elbette ki. Ve bence sevmemek, sevmekten daha kolay” cevabını alıyorum.