Performans sanatçısı Şükran Moral ile Avrupa ve ABD’nin önde gelen kurumlarında katıldığı sergileri konuşmak üzere sözleşmiştik. Ancak Roma ve İstanbul arasında yaşayan sanatçı ile bir araya gelmeyi başaramadık bir türlü.
Geçenlerde İstanbul’a döndüğünde en sevdiğim işlerinden birinin Yapı Kredi Kültür Sanat’ta 29 Kasım’a kadar devam edecek ‘Yüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat’ sergisinde yer aldığını söyleyince YKKS binasında buluşmaya karar verdik.
Moral’ı beklerken açılışına katılamadığım gibi şimdiye dek gezme fırsatı bulamadığım sergiyi Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Genel Müdürü Tülay Güngen ile gezdik.
Söze “Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık olarak 100. yılını kutlayan Koç Topluluğu’nun sanat dünyamızdaki yerini yansıtan bir sergi tasarladık” diye başlayan Güngen şöyle devam ediyor: “‘Yüzyılın İzleri’ sergisi, Sadberk Koç’un geleneksel sanatlara yönelik tutkusundan, Sevgi Gönül’ün müzecilik alanındaki katkılarına, Rahmi M. Koç’un sanayi ve endüstri tarihine ilgisine, bibliyofil ve “şifa bulmaz” bir koleksiyoner olan Ömer Koç’un vizyoner yaklaşımına ve topluluk şirketlerinin kültür faaliyetlerine uzanan bir serüveni anlatıyor.”
Didem Yazıcı’nın küratörlüğünde ve Zehra Begüm Kışla’nın yardımcı küratörlüğünde, hazırlığı iki yıl süren sergi, müthiş bir arşiv çalışmasıyla ortaya çıkmış.
Şimdiye kadar hiçbir yerde rastlamadığım fotoğraflar (Taksim Anıtı’nın açılışı, Koç Ailesi’nin ilk kez gün ışığına çıkan fotoğrafları), mektuplar, belgeler ve dönemin dergileri böyle bir çalışmanın ürünleri.
1944 yılında kurulan ve 2005 yılı Eylül ayında Koç Grubu’na geçen Yapı Kredi’nin, kuruluşundan bir yıl sonra kültür-sanat alanına el atmış olması, haliyle sergiyi zenginleştirmiş.
Nitekim sergi turunda Tülay Güngen, bankanın kurucusu Kazım Taşkent’in “Kültür ve sanatın bankasıyız” dediğini hatırlatıyor.
Güngen’in dediği gibi sergi, kuruluşundan itibaren adım adım Koç Grubu’nu izlerken Yapı Kredi’yi de izliyor.
1920’lerden günümüze uzanan bir zaman çizelgesinde kurgulanan sergi, Yapı Kredi Bankası ve Koç Topluluğu’nun ön planda olduğu kültürel hafızamıza da ışık tutuyor.
Örneğin Vehbi Koç’un Ankara’da babasının dükkânının bulunduğu Anafartalar’dan Çankırı’daki Koç Hanı’na taşınmasından bir yıl sonra dönemin önde gelen ressamları tarafından ‘d Grubu’ kuruluyor. 1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkı veriliyor.
10 yıl sonra Yapı Kredi ilk ulusal özel sermaye bankası olarak kuruluyor. Bankanın efsane Doğan Kardeş dergisi ise hemen bir yıl sonra yayın hayatına başlıyor.
Doğan Kardeş Yayınları’nın çocuk kitabı yayımlaması, çocuklara yönelik şiir yarışmaları, çocuk tiyatrosu, afiş yarışmaları, Hayat ve Ses ile günümüze kadar devam eden Sanat Dünyamız (1974) peş peşe geliyor. YKB koleksiyonunu 1953’ten itibaren oluşturmaya başlıyor. Afife Tiyatro Ödülleri de yine bankanın 1997’de başlayan önemli sanat girişimlerinden biri.
YÜZYILIN SERGİSİNE İLHAM VERENLER
Koç Topluluğu’na dönersek… 1969 yılında Türkiye’nin ilk özel vakfı Vehbi Koç Vakfı kuruluyor. Vakfın 1980 yılında Sadberk Hanım Müzesi’ni kurmasıyla Türkiye’nin ilk özel müzesi hayata geçiyor.
1993 yılında ANAMED (Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi), VEKAM (Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Merkezi), AKMED (Akdeniz Araştırmaları Merkezi) ve GABAM (Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Merkezi) gibi dört önemli araştırma merkezinin bağlı olduğu Koç Üniversitesi açılıyor.
1994 yılında Türkiye’nin ilk özel sanayi müzesi Rahmi M. Koç Müzesi Hasköy’de açılıyor. 2002’de bugüne kadar kültür, sağlık ve eğitim alanında onlarca ismin kazandığı Vehbi Koç Ödülü ilk kez veriliyor. 2005 yılında hem Ankara Rahmi M. Koç Müzesi hem de İstanbul’da Pera Müzesi açılıyor.
Bugün İstiklâl’de ‘Meşher’ adıyla yoluna devam eden ‘Arter’, 2010 yılında ilk sergisini ağırlıyor. Dolapdere’de ‘Arter’ adıyla faaliyetini sürdüren müze ise 2019 yılında açılıyor.
‘Yüzyılın İzleri’ sergisine dönersem… Didem Yazıcı, sergi kataloğunda “Serginin çıkış noktalarından biri Sadberk Koç’un yıllarca antikacılardan tarihi değeri olan nesneleri toplayışındaki kararlılığı, müze kurma fikri ve kültürel mirası koruma tutkusu” diye yazıyor. Yazıcı’ya göre serginin diğer ilham kaynakları, Sadberk Hanım Müzesi’ne modern müzecilik ve sergileme anlayışını getiren Sevgi Gönül ile Ömer Koç’un “Devası olmayan bir hastalıktır, çaresi de yoktur” diye tarif ettiği koleksiyonerliği.
Nitekim sergideki önemli sayıda eser, Ömer Koç Koleksiyonu’ndan geliyor.
Koleksiyondan sergide yer alan 1931 tarihli Hale Asaf ve 20. yüzyılın başından Madeline Green otoportrelerinin yanı sıra Tülay Güngen’in “zaman çizgisinden taşanlar ve temadan bağımsız” dediği bölümde çağdaş sanatçıların otoportrelerini görüyoruz. Tesadüf bizi buluşma yerimiz olan galeride aramaya çıkan Şükran Moral ile buluşma noktamız, tam da bu portrelerin önü oluyor. Çünkü sanatçı galeriye gelir gelmez soluğu 2004 yılında Roma’da gerçekleştirdiği ‘Bülbül’ performansının bir ürünü olan eserinin yanında almış. Bir kafesin ardında Şükran Moral’i profilden, saçlarına minik kuşlar konmuş hâlde gösteren fotoğraf, sanatçının en sevdiğim işlerinden biri.
Sanatçı bu işinin çeşitli versiyonlarını, hatta heykelini yaptığı gibi işi başkaları tarafından da kopyalanmış. Duvarda Cindy Sherman, Robert Mapplethorpe gibi fotoğrafçıların, Taner Ceylan’ın otoportrelerinin yanında yer alıyor.
MEMLEKET HASRETİYLE ‘BÜLBÜL’
‘Bülbül’ü Öldürmeyin’ işini sorduğumda “Roma’da 2004 yılında çok hastalandım, ölecek gibi hissediyordum ve doktora gittim. Doktor bana ‘sıla hasreti’ çektiğimi söyledi. O zaman neden depresyonda olduğumu anladım. O sıralarda bir performans hazırlamam gerekiyordu. Kendimi kafeste, özgürlüğü elinden alınmış bir kuş gibi hissettiğim için bir kafesin içine girdim ve Türkçe ‘Ayrılık’ türküsünü söyledim. Performans bittiğinde Türkçe bilmeyen İtalyanların ağladıklarını gördüm. Bazıları kucaklamak için yanıma gelmişti. Kendimi bir kuşla özdeşleştirmem insanlara çok dokunmuştu” diye anlatıyor. Bu performansının İtalya’da büyük ses getirdiğini, sanat kurumlarından sürekli tekrarlanması talepleri aldığını anlatan Moral, “Bir tiyatro sanatçısı gibi bu performansı sürekli sahneye koydum” diye gülüyor. Özgürlüğün sembolü kuş motifi sanatçının işlerinde sık görülüyor.
En çarpıcı işlerinden biri olan ‘Despair’ (Çaresizlik/Gurbet Kuşları) isimli, göçmen ve sürgün temasını işleyen, bir tekneye doluşmuş çaresiz erkekleri gösteren siyah beyaz işinde göçmenlerin omuzlarına renkli kuşlar kondurmuştu. “Onlara kuşların kanatlarını hediye etmiştim” diyor gülerek.
Ömer Koç Koleksiyonu’ndaki otoportresi önünde yaptığımız sohbette bu yıl yurt dışında ünlü müzelerdeki sergilerde yer alan işlerini de konuşuyoruz. Yıllar önce Roma’da ziyaret ettiğim, ünlü mimar Zaha Hadid’in tasarladığı MAXXI Müzesi’nde (Ulusal 21. Yüzyıl Sanatları Müzesi) devam eden ‘Tragicomica’ sergisinde Moral’ın 2014 yılında Diyarbakır’daki tarihi Hasan Paşa Hanı’nda gerçekleştirdiği ‘Balkon’ adlı video performansı yer alıyor. Sanatçının küçük kare bıyığı ve saçlarıyla Hitler kılığına girerek balkonda resmen uluduğu eser tahmin edebileceğiniz gibi totaliter ve baskıcı erkek egemen iktidarı, bağnaz milliyetçiliği temsil ediyor.

MAXXI’DE İTALYAN SANATININ TEMSİLCİSİ
İkinci Dünya Savaşı sonrasından günümüze uzanan 80 yıllık bir dönemi kapsayan, Andrea Bellini ve Francesco Stocchi küratörlüğündeki ‘Tragicomica’ sergisi, Dante’nin ‘İlahi Komedya’sından ilham alıyor ve 130’dan fazla İtalyan sanatçının eserlerini bir araya getiriyor. Bu sanatçılar arasında duvara bantlanmış ünlü muz yerleştirmesi ‘Komedyen’iyle tanınan Maurizio Cattelan ile ‘Arte Povera’nın önde gelen temsilcisi Giuseppe Penone gibi isimler de var.
Şükran Moral’in vaktiyle Roma’da ‘sıla hasreti’ çeken bir Türk sanatçı olarak bugün bu sergide İtalyan sanatını temsil ettiğinin altını özellikle çizmek isterim. Sanatçının yurt dışında katıldığı başka bir önemli sergi ise Boston’daki Isabella Stewart Gardner Museum’daki ‘Persona: Photography and the Re-Imagined Self’ başlıklı sergi. Boston’da dünyanın en önemli koleksiyonlarından birini barındıran müzedeki sergi geçtiğimiz şubat ayında açılmış, iki ay önce sona ermişti.
Pieranna Cavalchini ve Melissa Harris küratörlüğündeki ‘Persona’ sergisine Şükran Moral, 2010 yılında Mardin’in Yukarı Aydınlı köyünde hayata geçirdiği ‘Evli. 3 Erkekli’ performansının videosuyla katılmıştı. Moral bu kült performansında gelinliğiyle, davullu zurnalı bir tören eşliğinde, aynı anda bellerine bekâretin sembolü kırmızı kuşak bağlanmış üç erkekle evlenen bir kadını temsil ediyor.
Bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesiyle dalga geçen sanatçı (traji-komik), erkek egemen feodal düzenin çocuk gelin sorununu ve kadınlara biçtiği rolü sorguluyor. Diyarbakır ve Mardin’de çekilen performans videolarının Roma ve Boston gibi sanat merkezlerinde gösterilmesi çağdaş Türk sanatı adına gurur verici…