Londra’da müzik çalışmaları yapıyor muydunuz? Bu şehir üretim sürecinizi nasıl etkiledi?
Londra’ya gelmeden önce de aktif olarak üretiyordum; şarkılar yazıyor, repertuvar oluşturuyor ve kendi içimde uzun bir hazırlık süreci yaşıyordum. Londra bu süreci sıfırdan başlatmadı ama çok belirgin şekilde dönüştürdü. Burada beni en çok etkileyen şey, müziğin hayatın doğal bir parçası olarak akması. Caz kulüplerinden küçük sahnelere, sokak müzisyenlerinden deneysel performanslara kadar çok canlı bir müzik dolaşımı var. Bu da insanın kulağını, zaman algısını ve sahneyle kurduğu ilişkiyi değiştiriyor. Londra bana daha sakin, daha dikkatli ve daha dinleyerek üretmeyi öğretti. Müziği “bir şey yetiştirme” halinden çıkarıp, gerçekten temas edilen bir alana taşıdı.
İki ülke arasında müzikal projelerin işleyiş süreçleriyle ilgili ne gibi farklılıklar gözlemliyorsunuz?
Türkiye’de müzik çok duygusal yaşanıyor ama aynı zamanda çok aceleci bir tarafı da var. Bir an önce görünür olmak, bir an önce sonuç almak, bir an önce tepki görmek gibi bir baskı hissediliyor. Londra’da ise süreç daha çok zamana yayılıyor. Projeler daha küçük adımlarla, daha çok deneme-yanılmayla, daha kolektif bir akılla ilerliyor. “Hemen oldu mu?” dan çok, “yerini buldu mu?” sorusu önemli. Bu da üretimi daha sağlıklı, daha sürdürülebilir bir yere çekiyor. Benim mizacıma da bu yaklaşım çok uydu.
Eşik nasıl ortaya çıktı? Bu EP’nin başlangıç noktası neydi?
Eşik bir “albüm yapayım” fikriyle değil, uzun zamandır içimde biriken şarkıların sonunda görünür olma ihtiyacıyla ortaya çıktı. Bu şarkıların bazıları yıllar öncesine dayanıyor. Hep benimle geldiler. Ama ben onları hemen dışarı çıkarmak istemedim. Sindirmek, anlamak, kendi içimde yerlerine oturtmak istedim. Bir noktada acele duygusu sustu. Şarkılar içimde dönüp durmamaya, kendi yerlerini bulmaya başladı. Ben de onlarla sakinleştim. O an bu EP’nin zamanı geldiğini hissettim.
Üç şarkılık bu çalışmada anlatmak istediğiniz ortak bir hikâye ya da duygu var mı?
Tek bir hikâye anlatmaktan çok, aynı yolculuğun farklı durakları var: ‘Kuytu’ içe çekilme hali, ‘İki Cihan’ iki duygu arasında durabilme ve ‘Hadi Aman’ ise “tamam” dediğim, olanlarla kalmayı seçtiğim yer… Bunlar doğrusal bir hikâye değil; insanın bir halden diğerine geçerken uğradığı içsel duraklar. Eşik de bu hâller arasında dolaşan bir alan gibi.
Anlatı ve atmosfer odaklı bir müzikal dil benimsediğinizi söylüyorsunuz. Bu dili bilinçli mi inşa ettiniz, yoksa süreç içinde mi şekillendi?
Bu dili baştan bir strateji olarak kurmadım. Hayata yaklaşımım zaten böyle olduğu için müziğe de bu şekilde yansıdı. Ben yüksek sesle iddia eden biri değilim. Daha çok yanına oturan, eşlik eden, alan açan bir yerde duruyorum. Şarkıların dili de buradan doğdu. Sonradan dönüp baktığımda bunun bir anlatı ve atmosfer dünyası oluşturduğunu fark ettim ama bu, masada tasarlanmış bir şey değil; yaşantının doğal sonucu.
Şarkılarınızda “aceleye gelmeyen” bir yaklaşım hissediliyor. Bu yavaşlık sizin için neden önemliydi?
Çünkü benim müziğim hızdan değil, temas etmekten doğuyor. Bazı duygular hızlı üretildiğinde eksik kalıyor. Acele etmemek pasif bir bekleyiş değildi. Üretmeye devam ederken, şarkıların bende çalışmasına izin vermekti. Benim için önemli olan, bir işin “olmuş” gibi durması değil, gerçekten yerini bulması. Yavaşlık burada bir estetik değil; bir ihtiyaçtı.
Şarkı yazarken söz mü yoksa müzik mi önce geliyor? Eşik’te bu denge nasıl kuruldu?
Ben de çoğu zaman söz ve müzik birlikte doğuyor. Bir duygu geliyor; onun sesi, ritmi ve kelimesi aynı anda beliriyor. Eşik’ teki şarkılar da böyle oluştu. O yüzden bu EP’de sözleri sonradan müziğin üstüne yazılmış işler yok. Hepsi bir bütün hâlinde çıktı. Daha sonra düzenleme ve prodüksiyon sürecinde bu bütünlüğü bozmamaya özellikle dikkat ettik.
Dinleyicilerinizin bu şarkılarla nasıl bir ruh hâline girmesini istiyorsunuz?
Bir şey hissetmelerini ama o histe yalnız kalmamalarını isterim. Bu şarkılar yönlendirmek için değil; eşlik etmek için var. Dinleyenin kendi duygusuna yaklaşabildiği, belki biraz yavaşladığı, belki kendine daha dikkatli baktığı bir hâl… Benim için en kıymetli karşılık, “bu şarkı bana eşlik etti” cümlesi.
Kendinizi şu an kariyerinizin nasıl bir “eşiğinde” hissediyorsunuz?
Uzun süredir içte biriken dünyanın artık dışarı açılmaya başladığı bir eşikteyim. Bu benim için agresif bir çıkış değil; doğru zamanda atılmış sakin ama kararlı bir adım. Kendimi tamamlanmamış hâlimle de kabul ettiğim ve oradan üretmeye başladığım bir eşik. Bir varış değil; gerçek bir başlangıç.
Yeni üretimlerinizde Eşik’te kurduğunuz anlatı dünyası genişleyecek mi?
Genişleyecek ama kökünü kaybetmeden. Eşik benim dünyamın sade bir ilk görünümü. Yeni şarkılarda renkler, formlar, belki müzikal diller değişecek. Ama merkez aynı kalacak: Dürüstlük, içtenlik ve müziğin kendi yolunu bulmasına izin verme hali. Şu anda hem caz formunda düzenlenmiş yeni şarkılar hem de daha farklı projeler üzerinde çalışıyorum. Ama hangi yöne açılırsam açılayım, kurduğum anlatı dünyasının özü korunacak.