Karla kaplı manzaralar arasında dolaşırken, izleyiciyi yalnızca bir manzaraya değil, modern dünyanın hızla unutturduğu sorulara doğru da davet eden bir bakışla karşılıyor izleyenleri ‘Kar: Bir Hikâyenin İlk Cümlesi’ adlı sergi. Sanatçısı Hasan Cem Araptarlı’nın fotoğrafı, olanı göstermekten çok, görünmeyeni duyulur kılan bir eşik hâline getirdiği bu sergi, küratör Derya Yücel’in seçkisi ve Bozlu Art Project iş birliğiyle Yapı Kredi bomontiada, 26 Şubat tarihine kadar görülebilecek.
Bu sergide, belleğin nasıl bir coğrafyaya dönüştüğünü; fotoğrafın zamanı dondurmak yerine onu derinleştiren bir anlatı aracına nasıl evrildiğini Hasan Cem Araptarlı’dan dinledik.
Serginin başlığı ‘Kar: Bir Hikâyenin İlk Cümlesi’. Bu hikâye nerede başlıyor peki; coğrafyada mı, bellekte mi, yoksa sizin kişisel yolculuğunuzda mı?
Bu hikayenin bir coğrafyası yok. Bu kar fotoğrafları dünyanın başka bir yerinde de çekilebilirdi. ‘Kar’ı en başından beri bir düşünce alanı, dünyayı başka bir bakışla okuduğum bir aralık olarak gördüm. Dolayısıyla hikaye bellekte başlıyor diyebiliriz.
Kar, bu seride yalnızca bir doğa olayı değil; zamanı askıya alan, hafızayı tetikleyen bir ara yüz gibi karşımıza çıkıyor. Sizin için kar, neyi örtüyor ve neyi açığa çıkarıyor?
Karla kaplanmış bir manzara zamansal bir kopuş yaratır. Her şey donar, hareket askıya alınır.
Zamanın akışına değil derinliğine tanıklık etme fırsatı belirir. Gürültüyle dolu bir çağda, anlamın yeniden inşa edilebileceği bir aralık oluşur.

Türkiye’nin doğu coğrafyasında kış mevsiminde çalışmak, hem fiziksel hem de duygusal olarak nasıl bir deneyimdi? Bu zorlu koşullar fotoğraflarınıza nasıl sızdı?
Çok öğretici bir deneyimdi diyebilirim. Ben bugüne kadarki projelerimde daha çok olayın peşinden koştum. Gerçeklikle estetik arasındaki gerilimi dengelemeye çabaladım.
Kar projesinin büyük kısmı dağlarda, yerleşim yerlerinden uzaklarda geçti. Hiçliğin ortasında çekeceğiniz fotoğraflarla bir hikaye anlatmaya çalışmak, karla kaplanmış bir dünyada insana dair bir iz, bir form, bir duygu aramak fotoğraf pratiğini dönüştürüyor insanın.
Fotoğraflarınızda bir sessizlik var adeta. Bu sessizlik, çekim sürecinde de sizinle birlikte miydi; yoksa fotoğrafın içinde mi oluştu?
Beyazın mutlaklığıyla karşı karşıya kaldığımızda cızırtı kesiliyor, gündelik yaşamın yabancılaşmış nesneleri görünmez oluyor, insan iç sesiyle baş başa kalıyor. Çekimlerin her aşamasında bu sessizlik vardı ve projenin gideceği yola çok etki etti.
Belgesel duyarlık ile estetik sezgi arasında kurduğunuz denge, bu seride nasıl bir evrim geçirdi? ‘Kar’ bu dengeyi sizin için daha kırılgan mı, daha özgür mü kıldı?
Kar fotoğrafları çekerken bu denge açısından daha özgürsünüz. Karla kaplanmış bir dünya işin estetik kısmını kendiliğinden hallediyor zaten, size hikayenin ve duygunun peşine düşmek kalıyor.
Fotoğraflarınız, hareketin yavaşladığı, sesin inceldiği bir eşik duygusu yaratıyor. İzleyicinin bu eşiği geçerken neyle yüzleşmesini umuyorsunuz?
Kar fotoğrafları izleyicinin iç dünyasına tutulmuş bir ayna gibi. Modern dünyanın gürültüsü kesildiğinde, yabancılaşmış nesneleri yok olduğunda, sürati durup, fonksiyonu bittiğinde, izleyicinin kısa bir süreliğine de olsa modern dünya sisteminin hayatlarımızdan çaldıkları üzerine düşünmesini arzu ederim.
Küratör Derya Yücel, bu serinin izleyiciye bir “düşünme alanı” açtığından söz ediyor. Sizce fotoğraf, bugün hâlâ düşünmeye alan açabilen bir mecra mı?
Bence kesinlikle öyle. Örneğin, Sebastiao Salgado fotoğraflarına bakan biri donar kalır. İster istemez o düşünme alanının içinde bulur kendini. Kar serisi özelinde konuşmak gerekirse; karla kaplı fotoğraflara bakan biri dünyayı “kullanılabilir” değil, olduğu haliyle görmeye başlar. Kar yolları kapatır, yönleri siler, işlevleri bozar. Sistemin verimlilik ideolojisinden bu şekilde sıyrılmak, bir özgürleşme alanı açar. Bazen dünyayı yeniden görmek için, önce onun üstünü örten sessizliğe bakmak gerekir.
Bu sergiyi meslek hayatınızda nereye oturtuyorsunuz? ‘Kar: Bir Hikâyenin İlk Cümlesi’ sizin sanat yolculuğunuzda nasıl bir durak?
Gözümü farklı detaylara çevirmeyi öğrendiğim, kadrajımı zenginleştiren ve bir sürü yeni şey öğrendiğim bir yolculuktu. Olayların peşinden gitmek yerine hiçliğin ortasında hikayeni anlatacak detaylar aramak bakış açını derinleştiriyor.
Biz izleyiciler için fotoğraflar -en azından çoğunlukla- geçmişten bir anı gibi… Düne dair kalanların, anların kaydı gibi… Peki ya siz fotoğraf çekerken daha çok bugünü mü kayda alıyorsunuz, yoksa geleceğin hafızasına mı sesleniyorsunuz?
İzleyici için fotoğraf çoğu zaman geçmişten kalan bir iz, donmuş bir an gibi görünebilir. Ama ben fotoğraf çekerken zamanı kaydetmeyi değil, bir hikaye kurmayı düşünüyorum. Benim meselem ‘bu an geçti mi, kalacak mı?’ sorusu değil. Ben o anın içindeki anlamı, insani gerilimi, sessizliği ya da direnci görünür kılmaya çalışıyorum. Fotoğraf benim için bir hafıza nesnesi değil, bir anlatı aracı. Dolayısıyla ne yalnızca bugünü kaydediyorum ne de bilinçli olarak geleceğe sesleniyorum. Ben bir hikaye anlatıyorum. Fotoğraf dün çekilmiş olabilir ama bugün konuşur veya bugün çekilmiştir ama yarın da anlam üretmeye devam eder.
Sergiden çıkan bir izleyicinin, dışarıdaki dünyaya baktığında ilk neyi fark etmesin isterdiniz?
Bu dünyanın zaman algısının, süratinin ve gürültüsünün hayatlarımızdan neler çaldığını.
Fotoğraf üretiminizde doğa, coğrafya ve insan arasındaki görünmez bağlar hep belirleyici oldu. Bugün baktığınızda bu ilgi biçim değiştirdi mi hiç, yoksa sizi hâlâ aynı noktaya mı çağırıyor?
Coğrafya insanın üzerinde yürüdüğü bir zemin değil, içine sinen bir şey. Rüzgarı, ışığı, sessizliği, gürültüsü, gerilimi insanın ruhuna karışıyor. Karakterini, ritmini hatta kaderini belirliyor. Ben de yıllardır bu karışımın izini sürüyorum. Değişen şey ilgim değil, o bağı okuma biçimim belki.