Gipsy Kings, flamenko ve rumbayı popüler müzik dünyasına taşırken köklerinden hiç kopmadı. Gitarınızı elinize aldığınızda, modern dünyanın hızı ile geleneksel kültürün o zamansız ruhunu nasıl dengeliyorsunuz?
Benim için gelenek ve yenilik birbirinin karşıtı değil. Müziğe başladığımda etrafımda duyduğum sesler zaten hayatımın doğal bir parçasıydı. Yıllar içinde dünyanın farklı yerlerinden, farklı müziklerden çok şey öğrendim. Ama ne yaparsam yapayım, gitarımı elime aldığımda beni temsil eden o temel duygudan uzaklaşmamaya çalışıyorum. Gipsy Kings'in müziğinin de yıllar içinde değişmeden kalmasının sebebi, değişime açık olurken kim olduğumuzu unutmamamız. Yeni sesler, yeni fikirler müziğe girebilir. Fakat gitarın, flamenkonun ve bizim müziğimizi özel yapan o karakterin kaybolmasını istemiyorum.
Müzik dünyasında size verilen ‘El Maestro’ unvanı tesadüf değil. Gitarınızla kurduğunuz o neredeyse sözel iletişim, yıllar içinde nasıl bir evrim geçirdi?
Ben gitarı yalnızca bir enstrüman olarak görmüyorum. Söylemek istediğim bir şey olduğunda onun aracılığıyla anlatıyorum. Belki bu yüzden müzik benim için hiçbir zaman sadece ‘şarkı yapmak’ olmadı; bir duyguya, bir anıya ya da bir hikâyeye ses vermek… Yıllar bana daha çok şey öğretti ama hâlâ gitarın başına geçtiğimde öğrenmeye devam ediyorum.
Ailenizin 1930’larda İspanya İç Savaşı’ndan kaçarak Fransa’nın güneyine yerleşmesi, tarihin en hüzünlü göç hikayelerinden biri. İspanya’dan taşınan o travma ve özlem, Arles ve Montpellier’deki kamplarda ilk gitar telleriyle buluştuğunda müziğinize nasıl bir direnç kattı?
Ailemin geçmişi benim için önemli çünkü bugün yaptığımız müziğin arkasında yalnızca bireysel bir hikâye yok; kuşaktan kuşağa taşınan bir kültür var. Biz müziği sonradan keşfetmedik. Aile içinde, günlük hayatın bir parçası olarak yaşadık. Bizim müziğimizde neşeyi ve hüznü aynı anda hissedebilmenizin nedenlerinden biri de belki bu. Benim için önemli olan geçmişte yaşananları sadece hatırlamak değil, o mirası bugün de yaşatabilmek.
Bugün sahnede çocuklarınız veya yeğenlerinizle aynı ritmi yakalarken, geçmiş mirasınıza sahip çıkmanın sorumluluğunu hakkında nasıl hissediyorsunuz?
Bunu bir sorumluluktan çok büyük bir mutluluk olarak görüyorum. Çünkü müzik ailemizde her zaman birlikte yapılan bir şey oldu. Şimdi oğullarımla aynı sahnede olmak; benim çocukluğumdan beri içinde olduğum bu dünyanın onların hayatında da devam ettiğini görmek çok özel. Ama yeni kuşağa yalnızca geçmişi teslim etmek istemiyorum. Onların kendi fikirlerini, kendi müzikal karakterlerini ortaya koymalarını da istiyorum.
Çünkü bir mirasın gerçekten yaşaması, olduğu yerde korunmasıyla değil, yeni insanlar tarafından yeniden yorumlanmasıyla mümkün. Onların benden bir şeyler öğrenmesi kadar benim de onlardan bir şeyler öğrenmem önemli.

Klasikleşmiş eserleri sahnede çalarken, aradan geçen onlarca yıla rağmen ilk günkü o ham enerjiyi ve coşkuyu korumayı nasıl başarıyorsunuz?
Sanırım bunun en önemli nedeni, sahneye çıktığımızda geçmişteki başarılarımızı düşünmememiz. Önümüzde o anda bizimle buluşan bir seyirci var ve o geceyi onlarla birlikte yaratıyoruz. Hâlâ gitarı elime aldığımda bundan keyif alıyorum. Galiba enerjinin kaynağı da burada. Müziği seviyorsanız, yıllar geçse de sahneye çıkmak için hâlâ bir nedeniniz oluyor.
Bugün genç müzisyenlerle çalışırken veya ailenin yeni kuşaklarıyla sahne alırken bu mirası nasıl aktarıyorsunuz?
Ben müziğin sadece konuşarak ya da anlatarak öğretilebileceğine inanmıyorum. Birlikte çalmak çok daha güçlü bir yöntem. Oğullarımla da böyle çalışıyoruz. Bir araya geliyoruz, gitarlarımızı alıyoruz ve ortaya çıkan fikirleri birlikte geliştiriyoruz. Onlara “şöyle çalmalısın” demekten çok, kendi seslerini bulmalarını istiyorum. Çünkü onların müziği benim müziğimin kopyası olmamalı. Bizim geçmişimizden gelen temel duyguyu koruyabilirler ama kendi dönemlerinin seslerini de bunun içine katabilirler. Benim için kuşaktan kuşağa aktarım tam olarak bu: Kökleri korumak ama dalların büyümesine izin vermek.
İstanbul konseriniz için heyecanlı mısınız? Neler hissettiriyor size bu şehirde olmak?
Evet, hem de çok. Türkiye’ye daha önce defalarca geldik ve her seferinde çok güçlü bir karşılık gördük. Uzun bir müzik yolculuğundan sonra hâlâ farklı şehirlerde insanlarla aynı şarkılar üzerinden buluşabilmek benim için büyük bir şans. İstanbul’un kendine özgü bir karakteri var. Şehre her geldiğinizde farklı bir şey keşfedebiliyorsunuz. Tarihi, insanları, yemekleri ve günlük hayatın enerjisi bir araya geldiğinde ortaya gerçekten başka hiçbir yere benzemeyen bir atmosfer çıkıyor.
Ben İstanbul’a geldiğimde biraz dolaşmayı, şehri hissetmeyi seviyorum. Daha önceki gelişlerimizden aklımda kalan güzel anılar var. Özellikle yemek konusunda Türkiye'nin bende ayrı bir yeri olduğunu söyleyebilirim. Baklavayı da gerçekten çok seviyorum! Ama İstanbul'la ilgili en güzel şeylerden biri, burada insanların duygularını saklamaması. Bunu özellikle konserlerde çok net hissediyorsunuz.
Gipsy Kings, 18 Eylül’de Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda.