1938’de Nazi Avusturyası’ndan kaçmak zorunda kalan Yahudi çocuk Samuel Adler ile seksen yıl sonra annesinden koparılarak ABD sınırında tek başına bırakılan görme engelli Anita Díaz... Isabel Allende, Rüzgâr Adımı Biliyor adlı yeni romanında, birbirinden bir asır uzakta geçen bu iki hikâyeyi aynı acıda buluşturuyor; okuru da yine tarihin en karanlık virajlarından birine sürüklüyor. Biri travmasını kemanının tellerinde ehlileştirmeye çalışırken, diğeri zihnindeki “Azabahar” dünyasına sığınıyor. Allende, iki çocuk ekseninde yükselen romanında, sınırları çizenlerin her defasında çocukları ve kadınları nasıl unuttuğunu yüzümüze vuruyor.
Allende, bu romanında büyülü gerçekçi stilini korusa da yüzünü bugünün sert gerçeklerine çeviriyor. Ancak onun edebiyatı, felaketlerin ortasında bile hep umut dolu bir damardan beslenir. Bu damar romanda, kan bağı olmaksızın birbirine aile olan insanların iyiliğinde somutlaşıyor. Kalemin nasıl bir yaşam amacına dönüştüğünü, “yuva” kavramının sınırlarını ve günümüzün karanlığına rağmen umudu nasıl büyütmek gerektiğini anlatan Allende ile iyimser bir gerçekçiliğin izini Hafta okurları için sürdük.
Samuel travmasını kemanının telleriyle dizginlerken, Anita ise körlüğünün yarattığı görünmez ‘Azabahar’ adlı dünyasında sığınak buluyor. Bu iki çocuk karakterde sizin iç dünyanızdan ve geçmişinizden ne gibi izler var?
Kederlerim ve kayıplarımla her zaman yazarak başa çıktım. Yazılı sözcükler benim için travmaları anlamanın, kabul etmenin ve aşmanın bir yolu; bu nedenle Samuel ve Anita karakterlerini yaratmak benim için hiç zor olmadı. Ancak şunu söylemeliyim ki keman, Azabahar ve benim yazma eylemim bir sığınak sunmaktan çok daha fazlasını yapıyor; bize neşe ve bir yaşam amacı veriyorlar.
1938 Nazi Avusturyası’nın tren rayları ile 2020’lerdeki Amerika Birleşik Devletleri sınırının bürokratik duvarları arasında neredeyse bir yüzyıl var. Ancak çocukların hissettiği çaresizlik hâlâ aynı. İnsanlık olarak tüm teknolojik ve entelektüel atılımlarımıza rağmen, çocukları evsiz, vatansız bırakma şeklindeki bu ilkel zulmü neden hâlâ aşamıyoruz? Sınırları çizenler neden hep çocukları unutuyor?
Çünkü çocuklar oy kullanmıyor, mücadele etmiyor, seslerini duyuramıyorlar. Dünyanın çoğu yerinde kadınlar için de durum aynı. Trump yönetimi altındaki Amerika Birleşik Devletleri’nde göçmen çocukların kaderi utanç verici. Ailelerinden alınıyorlar, korkunç gözaltı merkezlerine (aslında hapishanelere) konuluyorlar ve tek başlarına sınır dışı ediliyorlar ki çoğu zaman kendi ülkelerine bile değil. Bu neden oluyor? Ülkedeki ve dünyadaki insanlar böyle bir rezaleti nasıl hoş görebiliyor?
Benim için yuva…
Roman boyunca gerçek ailelerin parçalandığını, ancak kan bağı olmayan insanların birbirine “yuva” olduğunu görüyoruz. Günümüz dünyasında biyolojik aile gittikçe yalnızlaşırken, hayatta kalmak için “seçilmiş aileler” kurmak yeni bir direniş biçimi mi? Sizin de hayatınızda böyle “seçilmiş” limanlarınız oldu mu?
Hayatımın büyük bölümünü yerimden edilmiş olarak geçirdim. Belli bir yerde gerçek köklerim, geniş bir ailem ya da çocukluk arkadaşlarım yok. Venezuela’da bir mülteci, ardından ABD’de bir göçmen olarak geniş ailemi arkadaşlarımla ve “evlat edindiğim” aile fertleriyle yeniden kurmaya çalıştım. Torunlarım küçükken havuzlu, barbekülü, saklambaç oynamaya elverişli pek çok köşesi olan büyük bir evim vardı. Ve seçilmiş, geniş bir aileye sahiptik. Şimdi o çocuklar büyüdü, evden ayrıldılar, kendi hayatlarını kurdular ve benim o küçük kabilem dağıldı. Onu çok özlüyorum.
Samuel ve Anita’nın hikâyelerini yazdıktan sonra ‘yuva’ kavramı zihninizde nasıl bir dönüşüme uğradı? Bugün Isabel Allende için ‘yuva’ neresi?
Söylediğim gibi, ben sonsuza dek yerinden edilmiş biriyim. Zihnimde Şililiyim ama gerçek şu ki hayatımın çok az yılını Şili’de geçirdim. En uzun süre ikamet ettiğim yer Birleşik Devletler. Ben her zaman bir yabancı oldum. Yuvam sevdiğim insanların yanı: kocam, oğlum, gelinim ve kitaplarım. Her kitap, kendi yarattığım ve içinde yaşadığım bir evrendir. Benim için yuva; yaşadığım ve çalıştığım gölet kenarındaki o sakin ev, kocamın başımı yaslayabildiğim omzu ve geceleri beni ısıtan iki köpeğimdir.

Etrafa dikkatle bakarsak her şey değişir
Anita’nın körlüğü, romanda fiziksel bir durum oluşunun ötesinde, dünyayı algılamanın bambaşka bir biçimi de aynı zamanda. Sizce ‘gerçekten görmek’ ile ‘gerçekten anlamak’ arasında nasıl bir ilişki var?
Gerçekten görmek, gerçekten anlamaya çok yakındır. Hayatı dikkatsizce, öylece geçip giderek yaşıyoruz; etrafımıza gerçekten dikkatle baktığımızda ise her şey değişir. Bağlantıları, sebep-sonuç ilişkilerini, sonuçları ve bağları görebiliriz; uyanık ve farkında hâle geliriz. Yazar olarak işimde, dikkatle dinlemeye ve gözlemlemeye ihtiyacım var.
Romanda, mülteci çocukların hakları için sınırda bir koruyucu melek gibi savaşan Selena karakteri, okurun adalete olan inancını tazeliyor. Sizin de uzun yıllardır kendi vakfınız aracılığıyla sınırlardaki mülteci kadınlar ve çocuklar için benzer bir mücadele verdiğinizi biliyorum. Selena’yı yazarken kendi yansımanıza mı bakıyordunuz? Selena gerçek hayattan kimin yüzünü taşıyor; hangi aktivistin ya da vakfınız aracılığıyla sarılıp gözyaşını sildiğiniz hangi kadının?
Selena benden ilhamla yaratılmadı. Selena gibi adanmış, cömert ve cesur olan birkaç genç, gözü pek kadın tanıyorum; avukatlar, sosyal hizmet uzmanları, terapistler, öğretmenler... Son birkaç yılda, sınırdaki programlara -çocuklarla ilgili olanlar da dâhil- aktarılan devlet fonlarının çoğu kesildi. Vakfımın desteklediği kuruluşlar büyük bir mücadele veriyor ama bu durum o kadınların yardım etmek için ellerinden gelenin en iyisini yapmasını engellemedi. Romanın araştırma sürecinde bana yardımcı oldular ve annesinden koparılan görme engelli Anita’dan da bana onlar bahsetti.
İyimser bir gerçekçiyim
Biz sizi Ruhlar Evi’nin o büyülü gerçekçiliğiyle, mistik ve efsunlu anlatımıyla tanıdık. Ancak Rüzgâr Adımı Biliyor romanında, sanki günümüzün acımasız gerçekliği karşısında masalların büyüsünü biraz bozmak zorunda kalmış gibisiniz; anlatımınız çok daha doğrudan ve çıplak. Sormak istiyorum: Dünya o kadar acımasız bir yer hâline geldi ki artık büyülü gerçekçilik bile bu gerçekleri örtmeye yetmiyor mu? Realizme sığınmak bir zorunluluk muydu?
Rüzgâr Adımı Biliyor’da, Selena’nın evinde ve elbette Anita’nın ölmüş kız kardeşinin canlı bir varlık olarak yer aldığı o kendi yarattığı dünya olan Azabahar’da büyülü gerçekçiliğe göz kırpan birkaç an var. Tarihin bu ânında dünyanın çok karanlık göründüğü fikrine katılıyorum ama felakete mahkûm olduğumuzu düşünmüyorum. Kötülük gürültülüdür, iyilikse mütevazı. Duymadığımız pek çok iyilik var çevrede. Kötümser biri değilim; ben iyimser bir gerçekçiyim.
Kariyeriniz boyunca diktatörlükler, sürgün, savaş, göç ve kayıplar üzerine yazdınız. Yine de romanlarınız asla umutsuzluğa teslim olmuyor. Umudun bize miras kalan, genlerimizde taşıdığımız bir şey olduğuna inanıyor musunuz?
Hayır, umudun işlenmesi ve büyütülmesi gerektiğini düşünüyorum. O, beslenmeye ihtiyaç duyan bir bitki gibi. Umutla yaşamak yerine umutsuzluğa teslim olmak çok daha kolaydır. Umut bize cesaret verir ve daha iyi bir geleceğin hayalini kurmamızı sağlar. Örneğin, hayatım boyunca bir feminist oldum ve onlarca yıllık mücadeleden sonra hâlâ kadın düşmanı bir eril tahakkümün (ataerkinin) içinde yaşadığımızı görüyorum ama bu beni durdurmuyor. İnsanlık için daha iyi bir yolun mümkün olduğunu biliyorum ve bir gün buna ulaşacağımızı umuyorum. Bu da bana o hayalin peşinden gitme enerjisi veriyor.
