İstiklal Caddesi’ndeki Meşher’in kapısından içeri girer girmez sizi üst üste konmuş deri bavullar karşılıyor. Anneannemin evinden hatırladığım yuvarlak şapka kutularının eşlik ettiği bavulların üzerinde ‘Seyahat Sanatı/Ars Apodemica’ sözleri okunuyor.
Koç Topluluğu’nun 100. yılı kapsamında düzenlenen sergi, Sadberk Hanım Müzesi ve Ömer Koç koleksiyonlarından 300’ü aşkın eseri bir araya getiriyor. Sergi; 15. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar uzanan bir zaman diliminde Osmanlı coğrafyasına yapılan yolculukları, bu yolculukların Avrupa’ya nasıl yansıdığını ve nasıl bir etki yarattığını tablolar, gravürler, haritalar, belgeler, kumaşlar, kıyafetler ve nadide objeler eşliğinde sunuyor.
Bunların pek çoğu, Çiğdem Simavi’nin Sadberk Hanım Müzesi’ne bağışladığı koleksiyondan geliyor.
Nitekim Ömer Koç, sergiyle eş zamanlı yayımlanan ‘Seyahat Sanatı’ kitabının ön sözünde, “Seyahat Sanatı sergisinin ve ona eşlik eden kitabın heyecan verici içeriği, Sayın Çiğdem Simavi’nin 2021 yılında Sadberk Hanım Müzesi’ne bağışladığı tabloların ve portolan haritasının verdiği ilhama dayanıyor” diyor.
Neden ‘Seyahat Sanatı’ sorusunun cevabını ise şöyle veriyor: “Bu çok kıymetli eserler ve sergilenmek üzere seçilen pek çok başka eser, tarihî seyahatlerin sadece teknik ve stratejik planlamalar olmadığını, ‘sanat’ niteliği de taşıdığını gösteriyor.”
Meşher’de, seyahatlerin ilham verdiği yağlı boya tabloları, gravürleri, haritaları, porselen bibloları ve nadide hediyelik objeleri görünce kendisine hak vermemek mümkün değil.
Küratörlüğünü Sadberk Hanım Müzesi'nden M. Merve Uca'nın, koordinasyonunu ise Sadberk Hanım Müzesi Direktörü Hülya Bilgi’nin üstlendiği sergi, merak, inanç, siyasi görev, savaş, ticaret, turistik arzu gibi tematik bölümlerden oluşuyor. Sergiyi gezdikten sonra elimden düşürmediğim kitabın, yani kataloğun yazarları Hülyâ Bilgi, Vera Costantini, Şebnem Eryavuz, Lâle Görünür, William Kynan-Wilson, Bahattin Öztuncay, Günsel Renda, Turgut Saner ve Makbule Merve Uca, gördüklerimi daha iyi anlamama yardımcı oldu.
Tarihe meraklı biri olarak her bir yazardan farklı bir şey öğrendim.
Hülyâ Bilgi, kitaptaki yazısında serginin özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda eski dünyanın büyük bir kısmına yayılmış Osmanlı topraklarına yapılan yoğun seyahatlerin baş döndürücü trafiğini esas aldığını belirtiyor.
“Osmanlı toprakları, Batı ve Doğu arasında, Avrupa’daki karayolu ağı ve limanları ile İpek Yolu’nun buluştuğu merkezi bir konumdaydı” diye hatırlatıyor.

Dolayısıyla bu benzersiz konumdaki topraklarda bulunan nadide sanat eserleri ve usta zanaatkârların ellerinden çıkan gündelik kullanım objeleri, seyahat trafiğiyle bir ülkeden diğerine gidip geliyor.
Yurt dışında gezdiğim bazı müzelerde karşıma sürpriz biçimde çıkan Osmanlı objeleri -kaçırılanları saymıyorum- kuşkusuz böyle bir trafik sayesinde üretildikleri topraklardan uzak mekânlarda varlıklarını sürdürüyor.
İSTANBUL’A AKIN NE ZAMAN BAŞLADI?
Sadberk Hanım Müzesi’nde görev yapan sanat tarihi uzmanı ve ‘Seyahat Sanatı’ kitabındaki ‘Türk Modası’ bölümünün yazarı Dr. Lâle Güldür, 1529 Viyana Kuşatması’ndan sonra Türk karşıtı bir propagandanın geliştiğini anlatıyor.
Meşher’de bu propagandanın ürünü olan korkunç suratlı, ağzı yutmaya hazır gibi açık duran, dili sarkmış abartılı Türk figürlerini görebilirsiniz.
- yüzyılın başlarında İtalyanlar, düşmanlarını Osmanlıları yardıma çağırmakla tehdit ediyor.
İtalyanların bugün bile özellikle çocuklarını korkutmak için kullandıkları ‘Mamma li Turchi/Anneciğim, Türkler geliyor’ deyişi büyük olasılıkla o günlerden kalmış.
Fransızlar da düşmanlarına karşı Osmanlıyı bir tehdit unsuru olarak ortaya atıyor.
Ancak Kanuni Sultan Süleyman’ın 1537’den sonra Avrupa’daki güç dengelerini göz önüne alarak uyguladığı siyasi manevralar sayesinde Osmanlı’ya bakış değişiyor.
- ve 17. yüzyıllarda Batılılarla ticari ve diplomatik ilişkiler gelişirken elçi heyetleriyle İstanbul’a gelen ressamların sefere çıkan orduyu, sünnet törenlerini ve düğün alaylarını konu alan tabloları ile giyim kuşam gravürleri Avrupa’da ilgi ve merakla karşılanıyor.
Küratör Makbule Merve Uca, kitapta yer alan ‘Seyahat Sanatı’ başlıklı yazısında şu satırlara yer veriyor: “Avrupa’nın güç dengesinde Osmanlı’nın siyasi yükselişi, Rönesans’ın antikçağ tutkusu ve keşifler çağının getirdiği coşkuyla birleşince seyyahlar dalga dalga İstanbul’a gelmeye başladılar. 16. yüzyıl sonu ve 17. yüzyılda doğuya seyahat artık seçkinlerin kültürel dünyasına özgü bir prestij kazanmıştı. Avrupalı soylular kentin anıtlarını, örf ve adetlerini
incelemeye temsilcilerini gönderiyor, böylece hem stratejik çıkarlarını hem de antik çağ tutkularını tatmin ediyorlardı. Tutulan kayıtlar; alışkanlıkları, törenleri, pazarları, evlerin iç düzenini, saray hiyerarşilerini, farklı kıyafetleri ve aktarılmaya değer görülen pek çok ayrıntıyı betimliyordu. Birçoğu yazdıklarını çizimlerle zenginleştirirdi; hazırladıkları kıyafet, mimari yapı ve antik eser albümleri, gözlemleneni taşınabilir formlara dönüştürüyordu. Matbaanın yaygınlaşmasıyla birlikte bu malzeme büyük ölçüde dolaşıma girecek, Osmanlı dünyasını Avrupa’da anlaşılır kılan kalıcı bir görsel ve edebî kültür yaratacaktı.”
Dr. Güldür de 16. ve 17. yüzyıllarda, ‘Türk’lere dair her konuda bilgi içeren büyükelçilik raporlarının yanı sıra sayıları gitgide artan kitapların da meraklılarına sunulduğunu belirtiyor.
Kitaplarda sarayın ve günlük yaşamın çeşitli yönlerinin ele alındığını; zengin ayrıntılar içeren resimlerde sefere çıkan ordunun, sünnet veya düğün alaylarının, padişahın cuma namazı için Ayasofya’ya alayla gidişi gibi törensel kalabalıkların, figürlerin ve bunların giyim kuşamının tasvir edildiği birçok eser üretildiğini anlatıyor.
- yüzyıl boyunca İngiltere, Hollanda, İsveç, Fransa ve Avusturya’dan gelen elçi heyetlerindeki ressamlar ve bir diğer görevleri bilgi toplamak olan maiyet mensupları sayesinde Türklerle ilgili yayınların sayısı gitgide artıyor.
Osmanlı el yazmalarının Hollanda’ya ulaşmasıyla Rembrandt ve Rubens gibi ünlü ressamlar, Türk giysili figürler resmediyor. Rembrandt’ın pek çok resminde Doğu imgelerine rastlamak mümkün. Rubens’in yaptığı ve bugün British Museum’da bulunan kıyafet albümünde bazı Türk kıyafetleri de var.
TÜRKÖRİ MODASI NASIL BAŞLADI?
Türköri (Turquerie) sözlüklerde şöyle tarif ediliyor: “16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Batı Avrupa’da, özellikle Fransa’da fırtınalar estiren Osmanlı ve Türk kültürüne yönelik hayranlık ve taklit akımı.”
Dr. Lâle Güldür, 16. yüzyılda İstanbul’a gelen elçilerin Osmanlı sultanının huzuruna çıktıklarında kaftan giymek zorunda kaldıklarını ve yaşadıkları Pera bölgesinde de bu kaftanları giymelerinin zorunlu tutulduğunu belirtiyor.
“Bu zorunluluk Avrupa’da başlayan Türk modasını epeyce etkilemiş olmalı. Elçiler gidiyor, yenileri geliyor, bu arada görüp işittiklerini yazılı ve görsel eserlerle belgeliyor ve bu belgeleri ülkelerine götürüyorlardı. Türk imajı böylece sık sık bir yolculuğa çıkıyordu” diye anlatıyor.
Dolayısıyla 16. yüzyıl Avrupa’sında Osmanlılarla ilgili seyahatnameler ve gravürler gitgide yaygınlaşıyor. Güçlü yöneticilerin portreleri, saray törenleri ve giysiler, İstanbul’un topografyası, ilginç yapılar Avrupalı ressamların başlıca konuları haline geliyor.
1669’da IV. Mehmed’in XIV. Louis’ye gönderdiği Osmanlı elçisi Süleyman Ağa’nın ziyareti önemli bir etki yaratıyor.
Ünlü Molière, Kibarlık Budalası oyununa Türk töreni ekliyor. 17. yüzyılın sonuna gelindiğinde birçok sanatçı, çoğu zaman Osmanlı başkentine gönderilen elçilerin daveti üzerine Konstantinopolis’te ikamet etme fırsatı yakalıyor.
Dr. Güldür’e göre ‘Boğaziçi ressamları’ diye anılan bu ressamlar, esas olarak iki tür resimde uzmanlaşıyor.
Bunlardan ilki büyükelçilerin kabul törenleri, ikincisi ise yavaş yavaş tüm Avrupa’ya yayılan; yalnızca resimde değil, müzik, edebiyat ve uygulamalı sanatlarda da gelişen Türköri modasına karşılık gelen Doğu fantezileri. Boğaziçi ressamlarının en tanınmışı, Fransa Kralı’nın elçisi Charles de Ferriol’un isteği üzerine 1699’da İstanbul’a yerleşen Jean-Baptiste Vanmour.
Vanmour’un çalışmalarının çoğu sokak manzaralarını, geleneksel kıyafetler içindeki insanları ve elçilik kabullerini tasvir ediyor. Fransa’da Türköri modasının yayılmasının nedenlerinden biri de Osmanlı sarayının elçisi sıfatıyla 1721’de Fransa’ya giden Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin görkemli Paris çıkarması. Fransızlar bu olaydan görsel açıdan çok etkileniyor.
İhtişamlı kıyafetler içindeki süvari alayı hemen resimlere konu oluyor; sanatçılara sipariş verilerek elçinin portreleri yaptırılıyor. Yaklaşık yirmi yıl sonra, 1742’de Çelebi Mehmed Efendi’nin oğlu Said Efendi, Paris’e elçi gönderiliyor. Böylece Kral XV. Louis’nin saray çevresi ve Paris, Osmanlı sultanının olağanüstü görkemiyle bir kez daha karşılaşıyor.
- Louis ve gözdesi Madame de Pompadour, Türköri akımına resmiyet kazandırınca bu ilgi modaya dönüşüyor. Kral ‘Türköri’ tarzında büyük bir tablo ısmarlarken önce Madame de Pompadour, ardından Madame du Barry, ressam Van Loo’ya kendilerini sultan pozunda gösteren portreler yaptırıyor. Meşher’deki ‘Seyahat Sanatı’ sergisi, görsel zenginliğinin yanı sıra tarihimize ışık tutması nedeniyle de kaçırılmaması gereken bir etkinlik.