Son beş gündür Fethiye’deydim. Sonbaharın kendini iyiden iyiye hissettirdiği, ince ince başlayan yağmurun bir anda sağanağa döndüğü, bulutların gökyüzünü kapladığı günler...
Denizin hemen kıyısında, insanın pencereden uzun uzun bakıp uzaklara daldığı müthiş bir manzarası olan küçük bir butik otelde kalmayı seçtim. Güneşin doğuşuyla mutluluk kaplıyor insanın içini. Sabahın ilk ışıkları denizin üzerine vururken kuş sesleri ahenk içinde yeni günün başladığını haber veriyor. Gün batımında ise gökyüzü her dakika başka bir renge bürünüyor; turuncunun tonları denize yansıyor. İnsan o manzaraya bakarken bir süre hiçbir şey düşünmeden durmak, elindekilere bir kez daha şükretmek istiyor.
Bu güzelliği bulmuşken elimi mümkün olduğunca telefona atmamaya, televizyondan uzak durmaya, bilgisayarı çok gerekmedikçe açmamaya niyetliydim. Bir yere yetişme telaşına düşmeden doğanın sessizliğini dinlemek, yağmurun sesine kulak vermek, anın keyfini çıkarmak ve bir süreliğine hayatın hızından uzaklaşmak istedim.
Deniz kenarında manzaraya dalmış otururken gözüm oteldeki diğer misafirlere takıldı. Ellerinde telefonlar, profesyonel kameralarla çekim yapıyorlardı. Bir süre sonra otelin başka bir köşesine geçtiler. Ardından başka bir köşesine... Mekân değişiyor, türlü türlü pozlar veriliyor, yeni videolar kaydediliyordu. Hummalı bir çalışma vardı. Merakıma yenilip ne iş yaptıklarını sordum. Influencer olduklarını ya da profesyonel bir çekim yaptıklarını düşünmüştüm. Öyle değillermiş. Oteli bir sosyal medya hesabında görüp tatile gelmişler. Saatlerdir önlerinde duran o muhteşem manzaradan çok, kamera ekranındaki görüntüyle ilgilenmelerini anlamlandırmakta zorlanıyordum. Üstelik bu durum otelin restoranında da devam etti. Yemek masaya geliyor, daha ilk lokma alınmadan fotoğraflar çekiliyor, pozlar veriliyordu.
Bulundukları yeri keşfetmekten, yemeğin tadını çıkarmaktan çok, orada olduklarını başkalarına göstermek daha önemli hale gelmişti.
Hayatı yaşamakla onun reklamını yapmak arasındaki çizgi giderek yok olmuştu.
Sanki yaşanan anın değeri, ancak başkaları da gördüğünde tamamlanacakmış gibiydi.
Bu durum yıllar önce katıldığım bir semineri hatırlattı. Orada Sylvester Stallone, Rocky’nin ortaya çıkışını ve kendi mücadelesini anlatmak üzere sahneye çıkmıştı. Stallone sahneye adımını attığı anda alkışlar yükseldi, binlerce telefon aynı anda havaya kalktı. Herkes güzel bir kare yakalamaya çalışıyordu. Stallone alkışları kabul etti. Ardından bir süre karşısındaki kalabalığa baktı. Kendine has aksanıyla şu mesajı verdi:
“Beni neden hâlâ videoya çekiyorsunuz? Başkalarının filmini çekmeyi bırakıp kendi filminizi çekmenin zamanı gelmedi mi?”
Aradan yıllar geçtikçe ne demek istediğini daha iyi anladım.
Başarılı insanların fotoğraflarını çekmek, sosyal medyada paylaşmak onların başarılarına tanıklık etmenizi sağlar. Ama bu, sizi başarılı kılmaz.
Tıpkı ünlü biriyle aynı karede yer almanın, sizi onun başarısına ortak etmeyeceği gibi… Sosyal medyanın en büyük yanılsamalarından biri tam da burada kendini gösteriyor.
Birkaç güzel fotoğraf... Doğru bir açı... İyi bir mekân... Etkileyici bir paylaşım...
Bütün bunlar insanda, kısa süreli de olsa, önemli biri olma hissi yaratıyor.
Bir anlığına kendini daha özel, daha değerli, hayatın merkezindeymiş gibi hissediyor.
Sanki bütün takipçiler o gün yapılacak paylaşımı merakla bekliyormuş gibi...
Oysa görünür olmakla değerli olmak aynı şey değildir. Sizi değerli yapan, verdiğiniz görüntü değil; hayata ne kattığınızdır.
Hayatın zorluklarıyla mücadele ettiğinizde, bir insanın hayatını kolaylaştırdığınızda, birine ilham verebildiğinizde, bir ekibe liderlik edip güven ortamı yaratabildiğinizde, bir probleme çözüm bulduğunuzda değer yaratırsınız.
İşte o zaman yalnızca anlık olarak önemli hissetmez, gerçekten önemli olursunuz.