Geçen gün bir arkadaşımla dertleşiyorduk. Çocuklarının ve değer verdiği insanların üzülmesine dayanamadığını söylüyordu. Onları korumak için elinden geleni yapıyordu ama ne kadar uğraşsa da hayatın karşılarına çıkarabileceği sıkıntıları önleyememekten yakınıyordu.
Tam o sırada küçük çocuğu yere düşüp ağlamaya başladı. Sesi ortalığı inletiyordu.
Arkadaşım bana dönüp, “İşte, gördün mü? Tam olarak anlatmak istediğim bu” dedi. Bütün çabasına rağmen çocuğunun canının yanmasına engel olamamıştı.
Aslında arkadaşım, yıllar içinde aynı kaygının hayatının başka alanlarında da etkili olduğunu fark etmiyordu. Büyük çocuklarının hangi okula gideceğine, kimlerle arkadaşlık edeceğine karar vermeye çalışırken de aynı sözler dökülüyordu ağzından:
“Onları korumaya çalışıyorum. Acı çekmelerini istemiyorum.”
Ne var ki bütün çabasına rağmen çocukları kendi kararlarını veriyordu. Bu kararların sonuçları arkadaşımın beklediği gibi olmadığında ise hayal kırıklığı yaşıyordu.
İş arkadaşları ve yöneticiliğini yaptığı ekip söz konusu olduğunda da durum farklı değildi. Herkese içtenlikle yardım etmeye çalışıyor, kimsenin üzülmesini istemiyordu. Onları da çocukları gibi sahipleniyor, her sıkıntılarına çare olmaya çalışıyordu.
En sonunda, “Artık tükendiğimi hissediyorum” dedi.
Gözden kaçırdığı şuydu: Sevdiklerini korumaya çalışırken farkında olmadan hayatı da kontrol etmeye uğraşıyordu. Zorlukları, sıkıntıları ve bunların yol açtığı acıları daha yaşanmadan önlemek istiyordu. Oysa bütün bunların hayatın bir parçası olduğunu unutuyor, yaşanan deneyimlerin insanı geliştirebileceğini göremiyordu.
Aslında bu, yalnızca arkadaşımın yaşadığı bir ikilem değil.
Çocuklarımızın hayal kırıklığı yaşamasını, dostlarımızın incinmesini, ekip arkadaşlarımızın zorlanmasını hiçbirimiz istemiyoruz. Önlerine çıkabilecek engelleri kaldırmaya, kötü ihtimalleri daha yaşanmadan çözmeye çalışıyoruz. Oysa hayat böyle işlemiyor.
Bir gün çocuklarımız emek verdikleri sınavı kazanamayabilir, istedikleri işi bulamayabilir ya da bir kayıpla karşılaşabilir. Dostlarımız belirsizliklerle, ayrılıklarla ve başarısızlıklarla yüzleşmek zorunda kalabilirler. İş hayatında planlarımız bozulabilir, koşullar değişebilir; çok emek verdiğimiz bir proje beklediğimiz sonucu getirmeyebilir.
Sevdiklerimizi karşılaşacakları her zorluktan ve o zorlukların getirdiği acıdan koruyamayız. Ancak zorluklarla karşılaştıklarında ne yapabileceklerini öğrenmelerine yardımcı olabiliriz. Onlara değişimi fark etmeyi, destek istemeyi ve gerektiğinde yeni bir yol denemeyi öğretebiliriz.
Zorluklar hayatın istisnası değil, parçasıdır. Üzüntüyü, korkuyu, hayal kırıklığını ya da kaygıyı beraberlerinde getirirler.
Bu durumda asıl soru, “Nasıl önlerim?” değil, “Zorluklarla karşılaştığımda nasıl ilerleyebilirim?” olmalıdır.
Bir çocuğa kazandırılabilecek en kalıcı becerilerden biri, zorlukla karşılaştığında yardım isteyebilmesi, seçeneklerini değerlendirebilmesi ve gerekirse yeniden deneyebilmesidir. Doğru olan, onun yerine sorunları çözmek değil; çözüm ararken yanında durmaktır.
İnsan, her şeyin aynı kalmayacağını kabul edip eski düzene tutunmak yerine yeni koşullara uyum sağlayabilir. Zorlukla karşılaştığında korkusunun geçmesini beklemeden bir adım atabilir; neyin işe yaradığını değerlendirip gerektiğinde yönünü değiştirebilir ve yeniden harekete geçebilir.
Marcus Aurelius der ki: “Yoldaki engel, o yolda ilerlemeye yardım eder.”
Önemli olan, insanın hiç engelle karşılaşmaması değil; karşısına çıktığında nasıl ilerleyeceğini bilmesidir.