Yeni kitabı ‘Yer ile Bir Otacının El Kitabı’ ve ‘Kocakarı Masalları’ sergisiyle aynı anda iki farklı mecrada var olan Emine Boyner, her ikisinde de aynı soruya yanıt arıyor: Modern insanın yeryüzüyle, bedeniyle ve kadim bilgelikle kopan bağını nasıl yeniden kurabiliriz?
Otacılık pratiğini sanatın ve yazının içinden yeniden ele alan Boyner, bitkilerin, taşın, toprağın ve suyun yalnızca birer doğa unsuru değil rehber olduğunu hatırlatıyor. Zeytin ağaçlarıyla kurulan sessiz dostluklardan teknolojinin üslubuna uzanan bu söyleşide, şifanın uzakta değil hep yanı başımızda olduğunu konuştuk.
‘Yer ile Bir Otacının El Kitabı’ yalnızca bitkilere, reçetelere ve otacılık bilgisine dair bir kitap değil; aynı zamanda insanın kendine, bedenine, toprağa ve yeryüzüne yeniden yaklaşma çabasını yansıtıyor. Siz nasıl tanımlarsınız kitabınızı?
Kitabımı, aslında en büyük rehberlerimiz olan; bitkiler, taş, toprak ve suyla iç içe örülü yaşadığımızı hatırlatan bir davet olarak tanımlıyorum. Bazen bir bilgi bize o kadar yakındır ki onu göremeyiz; bu kitap o çok yakınımızda duran kadim bilgiyi yeniden fark etmeye, “gelin birlikte hatırlayalım” demeye vesile oluyor. İnsanın yaşadığı yerle, bedeniyle ve yeryüzüyle kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmesi için samimi bir muhabbet kurma çabası aslında.
Otacılığınız ve kitabınızdan ilhamla bir de serginiz var: ‘Kocakarı Masalları.’ Biraz bu sergiden de söz eder misiniz?
‘Kocakarı Masalları’ adlı sergi, aslında benim uzun süre kazanımda demlediğim, farklı malzemelerle ve farklı tekniklerle çalıştığım işlerin bir araya gelmesiyle oluştu. Yani bir tema belirleyip onun üzerine üretimler yapmadım. Ürettiğim pek çok şey, otacılığın yol göstericiliğiyle, kadim dişil ilimlerden geliyor ya da onların etkisiyle oluşuyor. Kazan formu da yeryüzü bilgisiyle, kocakarılıkla, kadim şifa ilmiyle ve dişil bilgelikle çok örtüşen bir form. Aynı zamanda da bir sembol. Üstelik günümüzde de hâlâ gündelik yaşamın içinde varlığını sürdürüyor. Bu sergi, o kazanla birlikte harmanlanan zanaatları yeniden gün yüzüne çıkarmak ve hatırlatmak için bana bir alan oluşturdu. Aslında “kocakarı masalları” diye “tü kaka” edilen bir kavramı; kocakarıları, kocamayı, ustalaşmayı, yaş almayı, yeryüzü ilmini ve yeryüzünün kitabını okumayı onurlandıran bir sergi oldu. Sevgili küratörüm Ezgi Bakçay’ın desteğiyle ve Ark Kültür’de sevgili Gülfem Köseoğlu’nun alanında çok güzel bir karşılık buldu.

Kitabın alt başlığında “insanın kendisi ve yeryüzü ile bağını hatırlaması” ifadesi yer alıyor. Sizce modern insan en çok hangi bağı unuttu?
Modern insan, hepimiz… Zaman zaman yeryüzünün tüm canlı ağıyla ve aslında varoluşun tamamıyla iç içe örülü olduğumuzu unutabiliyoruz. İçinde bulunduğumuz yapay sistemler de bu unutkanlığımızdan besleniyor büyük ölçüde. Hâlbuki nefes aldığımızda bile bitkilerin bize sunduğu havayı soluyoruz. Bu denli birbirine örülü olduğumuzu ve yaşamımızı yeniden yeryüzünün ritmiyle, aydınlığı ve karanlığıyla, mevsimsel döngüleriyle akortladığımızda, yaşamlarımızın sesi de daha ahenkli çıkıyor.
“Sevgiden çok eksikliklere, felaketlere odaklanıyoruz” diyorsunuz. Ne zaman böyle olduk sizce?
Bugün savaşların, krizlerin ve büyük sistemlerin yarattığı baskılar arasında kendimizi bazen çaresiz hissedebiliyoruz. Küçük eylemlerin önemsiz olduğu tuzağına düştüğümüzden beri, gündelik yaşamın içindeki o kimsenin ele geçiremeyeceği sihri ve şükrü kaçırır olduk. Oysa dönüşüm tam da burada; sabah içtiğimiz suya şükretmekte ya da soframıza gelen yemeğin arkasındaki toprağı ve güneşi onurlandırmakta gizli.
Kitapta “Yapay’ın özü malzemede değil, niyettedir; üsluptadır” ifadesi yer alıyor. Bu bakış açısı, modern dünyanın teknoloji ve ilerleme anlayışını nasıl yeniden düşünmemizi gerektiriyor?
Yer ile bir olan halklarla ilgili okumalar, araştırmalar yaptığımda hep şu ortak dili görüyor ve uzun yıllardır da hayatımda benimsiyorum: Müsaade istemek… Her canlının ‘bir kimse’ olduğunu fark eden, onları gözeten, eşi dostu gören bir üslupla gelişen teknolojiler, yaşadığı yere hürmet eden ve dolayısıyla ‘bir’ olduğu insan bedenine de iyi gelen teknolojiler oluyor.
Taşın, toprağın, bitkisinin rızasıyla gelişen teknolojiler, yaşamın bütüne iyi geliyor. Günümüzde hakim görünen yapay sistemler yeryüzüne, canlı varlıklarına hatta insanlarına dahi ‘bir şey’miş gibi davranıyor. Ekosistemleri, öldürdüğü, yok ettiği canlıları görmeksizin yerin altını üstüne getiriyor. Yerleşimci, sömürgeci bir üslupla üretilen her teknoloji eninde sonunda insanı da sömürüyor. ‘Yer’e ettiğimiz her şeyi en nihayetinde kendimize ediyoruz. Onu hasta ettikçe bizler de hasta oluyoruz. Teknolojinin, yer ile bir üslupla, yeryüzüyle ahenk içinde evrilmemize destek olacak şekilde gelişmesinin de gayet mümkün olduğuna inanıyorum
Bitkilerle ve ağaçlarla tanışmayı, onların yanına oturup vakit geçirmeyi öneriyorsunuz. Sizin hayatınızda bir ağaç ya da bitkiyle kurduğunuz, bakış açınızı değiştiren unutamadığınız bir karşılaşma oldu mu?
Ayvalık’taki zeytin ağaçlarıyla kurduğum bağ benim için sarsılmaz bir dostluktur. Onların devasa, kıvrım kıvrım gövdelerini ilk gördüğüm 9-10 yaşlarımdan beri onları resmediyorum. Binlerce yıldır burada olan, imparatorlukların yıkılışına şahitlik etmiş bu ağaçların sunduğu nefesi solumak, insana büyük bir minnet ve tevazu getiriyor. Onlarla zaman geçirdikçe kendimi bu toprakların bir torunu gibi hissetmeye başladım; beni her gün dönüştürüyorlar.
Bir ağacın yanına telefonumuz olmadan yarım saat otursak, sizce ilk olarak ağacı mı duymaya başlarız, yoksa uzun zamandır susturduğumuz kendi iç sesimizi mi?
Zihnin gürültüsünden uzaklaşıp kalbin o güçlü alanına odaklandığımızda, önce kendi iç sesimizle, sonra da o sessizliğin içinden gelen bitkinin fısıltısıyla karşılaşırız. Bitkilerle kurulan iletişim her zaman doğrusal değildir; bazen bir anı, bazen bir görüntü, bazen de hiç tanımadığımız bir duygu belirir. Telefonun uyarıcılığı olmadan sadece “durmak”, göze çarpmayan güzellikleri fark etmemizi sağlar.

“İyileşme yalnızca bireysel değil, bütüne hayırlı olduğunda kalıcıdır.” Bu da kitabınızdan bir alıntı. Yeniden başlamanın ilk adımı nedir sizce? Sevgi yeterli olabilir mi?
Yeniden başlamanın ilk adımı, bulunduğumuz yerle ve olduğumuz halle sahici bir ilişki kurmaktır. Şifa, sadece kendimiz için değil, dokunduğumuz her canlının hayrına olduğunda gerçek bir anlam kazanıyor. Sevgiyle birlikte gelen özen ve dikkat en büyük anahtarımız. İçtiğimiz suya bir saniye teşekkür etmek, bir bitkiyi tanımaya çalışmak gibi çok basit görünen adımlar, hayatla kurduğumuz ilişkiyi kökten dönüştürmeye yeter.
Okurlar kitabı bitirdiğinde aklında tek bir düşünce kalacaksa, bunun ne olmasını isterdiniz?
Okurların, şifanın uzaklarda değil, kendi bedenlerinde ve yanı başlarındaki toprakta, suda, bitkide saklı olduğunu hatırlamalarını isterim. Ve en önemlisi; neye temas edersek onu niyetimizle ve muhabbetimizle yeniden canlandırabileceğimizi bilmelerini dilerim.