Geçen yıl tam bu dönemde, Hüsamettin Koçan’ın Bayburt’un, Bayraktar köyünde, Çoruh Nehri’ne hakim bir tepede kurduğu Baksı Müzesi’nde, heykeltıraş Seçkin Pirim’in ‘Zamanlı-Zamansız’ sergini ziyaret etmiştik. Hasan Karakaya’nın müdürlüğü sırasında İstanbul Resim Heykel Müzesi’nde sanatçının hayli etkili sergisi ‘Kalıntılar’ı gezmiştim. Şimdi ise Pirim’in ‘Dün ile Bugün’ sergisi İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraki Kültür AŞ’ye bağlı olan 1600 yıllık Şerefiye Sarnıcı’nda…
Birbirinden farklı mekanlarda, ortam ile bütünleşip diyalog kurmayı başaran sergiler bir sanatçının cesur yolculuklarının kanıtı değil mi?
31 Ağustos’a kadar devam eden sergiyi açılışından birkaç saat önce tek başıma, sonra yaşamını İstanbul ile Londra arasında sürdüren Seçkin Pirim ile gezdim. Çağdaş eserleri tarihi mekanlarda görmek, kadim taşlarla yakaladıkları uyumu izlemek başlı başına bayağı keyifli.
Nitekim 21 Haziran’a kadar devam eden Mardin Bienali’nin en çarpıcı işlerinden biri sanatçı Aydın Alper’in Dara Antik Kenti’ndeki su sarnıcında yer alan mekana özel ürettiği ‘Sistem Hatası. Güncelleyin’ idi. Dara sarnıcında sular kim bilir ne zaman çekilmiş? Sonsuz basamaklardan inerek sergiyi ayağımız yere basarak izlemiştik.
Çok daha sonra yapılan Şerefiye Sarnıcı’nda, suyun üzerine yerleştirilen platform üzerinde geziyorsunuz. Damlanın suya düşerken çıkarttığı ses eşliğinde, sarnıcın ışıklandırılmış kolonları arasında yerleştirilen eserlerin duvarlara düşen gölgelerini izlemek oldukça etkileyici. Seçkin Pirim ile sohbete damlacıkların ‘şıp’ sesi karışırken soruyorum:
Böyle antik bir mekanda ilk sergin mi?
Aslında Hırvatistan’daki bir bienalde eski bir tapınağın girişine bir iş yerleştirmiştim. Ama dışarda duran bir işti ve tabii bu kadar kapsamlı bir sergi değildi, sadece iki eserimle yer almıştım.
Böyle bir mekanda sergi ilk sayılır. Antik mekanlara ve sütunlara özellikle meraklı olduğum için burayı daha önceden gezmiştim. Bu sergi kısa sürede hayata geçti. Mekana özel bir iş yapmadım. Son iki yılda ürettiğim işler ve koleksiyonerlerdeki işlerim arasından burada sergilenebilecek olanları seçtik. Dirimart Galeri’de geçen ilkbahar açılan ‘Günü Birlik İnşa’ sergisinden hayli iş var. Zaten o sergi bu mekanla çok örtüştü. Serginin hayata geçmesinde Kültür A.Ş ile Dirimart’ın katkısı büyük.
BAKSI’DA UZAY FORMU, SARNIÇTA KRAL YOLU
1600 yıllık bir sarnıçta sergi açmak nasıl bir duygu?
5 bin yıllık, 3 bin ya da 2 bin yıllık antik şehirleri gezerken inanılmaz duygular yaşıyorsun. Farklı bir duyarlılık, anlayış ile karşı karşıyasın. Şerefiye Sarnıcı’ndaki estetik kaygı beni çok etkiledi. Düşün; 1600 yıl önce, sular altında kalacak, belki de hiç görülmeyecek şu sütunlara zarif bezemeli başlıklar konduruyorsun. Neticede burası su ile dolacak bir alan. Nasıl bir düşünce biçimi, nasıl saygı bu? Böylesine duyarlı bir davranış biçiminden hiçbir şeyin önemsemediği ve her şeyin tüketildiği bir alana nasıl geçtik? Şu anda günü birlik inşa ediyoruz, pragmatik düşündüğümüz davranış biçimleri üzerinden yapılar inşa ediyoruz. Sosyoloji ona göre değişiyor, tabii ki tüketim hızlanıyor. O yüzden kendi çağdaş, katmanlı sütunlarımla bir bellek hatırlatması yaratmak, fikir olarak güzel geldi.

Birbirinden farklı mekanlarda çalışıyorsun. Geçen yıl Çoruh Nehri’ne bakan tepelik bir arazide kurulu Baksı Müzesi, şimdi Şerefiye Sarnıcı... Sergilerini nasıl kurguluyorsun?
Aslında benim için çok heyecanlı oluyor, ‘challenge’ gibi. Çünkü farklı düşünme tarzları gerekiyor; oyun gibi. Hoşuma gidiyor. Baksı tamamıyla farklı bir coğrafyaydı. Doğa o kadar müthiş ki orada. Hem var hem yok oluyorsun, o haşmet karşısında. O doğanın ortasına, büyük masmavi bir heykel yerleştirmek bende uzaydan gelmiş bir form kondurmak hissi uyandırdı.
Burası için ise sütunların arasına katmanlı, pleksi kırmızı sütunlar yerleştirdik. Sarnıçta duvara düşen gölgeleri yakalamak için hangi eseri nereye yerleştireceğimizi ışık tasarımcısıyla çalıştık. Gölgelerden heykeller yaratmayı istedik. Özellikle Selçuklu bezemelerinden esinlendiğim eserin gölgesi müthiş oldu. Işıklandırılmış sütunların arasından Kral Yolu gibi bir şey çıktı ortaya. Detayları yakalamak için sergiden önce birkaç kez geldim buraya. Müzik de bir gece yatarken geldi aklıma “niye bu damlası sesi dinlemiyoruz” diye. Şıp, şıp suya düşen bir damlanın kaydını aldık.
BU SÜTUNLAR HANGİ KAZIDAN?
Sarnıcın girişindeki alüminyum sütunlar hayli ilginç olmuş.
Biliyorum. İzleyiciyi biraz Araf’ta bırakmak istedim Mesela dün komik bir şey oldu. Buradan geçen turistin biri gelip “Bu sütunlar hangi kazıdan” diye sordu. Gerçek bir sütun mu değil mi kafa karıştırıyor. Buradan geçen binlerce kişi arafta kalacak!
Burada 1600 yıllık bir yapıda çağdaş eserlerle birlikteyiz. Seçkin Pirim olarak yüz yıl sonra eserlerinizin ne olacağını hiç düşündünüz mü? Neticede müzeler yüzyıllara meydan okuyan eserlerle dolu.
Güzel soru. Karmaşık duygular içindeyim. Hayata bırakırsan, bir gün yok da olabilirler, ömürlerini doldurup silinebilirler. Belki de bin yıl kalıcı olmaları için uğraşmalısın. Öyle yapmak lazım bilincine yeni ulaştım. Malzemeler o yüzden değişti. Paslanmaz çelik, mermer gibi uzun yıllar kalabilecek malzemelerden işler yapmaya başladım. Eserlerin süresini uzatmak için daha fazla çalışmalısın. Dediğin gibi bunlar da (yaptığı eserleri işaret ediyor) yüzyıllara karşın hala ziyaret edilen eserler gibi neden olmasın?
Londra İstanbul arasında yaşıyorsun. Anladığım kadarıyla büyük eserlerini İstanbul’daki atölyende üretiyorsun. Çalıştığın galeri Dirimart Londra’da şubesini açtı. Orada da sergi yapıyor musun?
2026 yılının başında Alman sanatçı Jorinde Voigt ile ‘Kopuşlar ve Ritm’ diye ortak bir sergi yaptık. İkimizin kağıt kesme işlerinden oluşan güzel bir sergiydi.
