Uzun zamandır görmek istediğim, temmuz ayına kadar devam edecek Türkiye İş Bankası Resim ve Heykel Müzesi’ndeki Eren-Rahmi Eyüboğlu ile Melahat-Eşref Üren’in eserlerini bir araya getiren ‘Yan Yana’ sergisini, yeni yayımlanan iki ciltlik ‘Yan Yana’ kitabının tanıtımında küratörleri Dr. Ali Kayaalp ve Ömer Faruk Şerifoğlu ile gezdim.
Türkçe ve İngilizce yayımlanan ‘Yan Yana’ kitaplarının yazarları olan Kayaalp ve Şerifoğlu ile müzenin ikinci ve üçüncü katında yer alan sergiyi gezerken, insan ister istemez tarihsel süreçte kadın ve erkek sanatçı arasındaki ‘görünürlük’ farkını aklına getiriyor.
İş Sanat Genel Müdürü Zuhal Üreten’in vurguladığı gibi iki paralel sergide, kadın sanatçıların üretimine daha güçlü bir odaklanma kendini hissettiriyor. “İyi ki” diyeceğim. Zira yakın bir geçmişe kadar kadın sanatçıların erkeklere göre -hele o erkek eşiyse- daha geri planda, hatta karanlıkta kaldıkları artık sıkça dillendirilen bir mesele. Yakın çevremde dahi sanatçı kadınların ne kadar geri planda kaldıklarına tanık oldum. Büyükada’da içtiğimiz su ayrı gitmeyen çocukluk arkadaşlarımın babaları, 1950’lerde ‘Tavanarası Ressamları’nın kurucularından Pindaros Platonidis idi. Eşi Safo Platonidis akademi mezunu olmakla birlikte hayatını, tuval karşısında geçirmekten ziyade üç çocuğunu büyütmekle geçirmişti. Tek bir gün elinde fırça görmedim.
Şair Can Yücel’in eşi, üç çocuk annesi Güler Yücel ressamdı ama bir sohbetimizde “aynı evde iki sanatçı olmaz” dediğini iyi anımsıyorum. Çok sonra Datça’daki evlerinde fırçasını eline aldı ve hatta şiir de yazdı ama bu hayata veda ettiğinde bazı gazetelerde “Can Yücel’ın eşi vefat etti” diye yazıldığını içim acıyarak okumuştum. ‘Yan Yana’ sergisine dönersem, Ali Kayaalp ‘Melahat ve Eşref Üren’ kitabında örneklerini verdiğim konuyla ilgili “Sanatçı çiftlerin hikayesi anlatılırken, kadınların erkeklerin gölgesinde kalması bildiğimiz ve alıştığımız bir olgudur; her ne kadar 20. yüzyıldan beri bu durum değişse de Türk sanat tarihi yazılımında sanatçı kadınların görünürlüğü halen eşit ölçüde değildir” diyor.
MELAHAT ÜREN’İN İLK SERGİSİ
Sergide, kadınların hikayesini öne çıkartmaya gayret ettiklerini de ekliyor. Müzenin üçüncü katındaki ‘Melahat ve Eşref Üren’ sergisini birlikte gezdiğimiz Ali Kayaalp’e göre bu serginin en belirleyici yönlerinden biri Melahat Üren gibi bir figürü su yüzüne çıkarmış olması.
Kayaalp, “Bunu söyleme konusunda da açıkçası hiçbir çekingenlik hissetmiyorum. Daha önce bir solo sergisi yapılmamış olan Melahat Hanım’ın sergi yapmak istediğini defalarca söylediğini yakınlarından biliyoruz” diye konuşuyor.
Peki Ankara sanat çevrelerinde efsane olmuş ressam Eşref Üren’in, 40 yaşında iken evlendiği kendisinden 24 yaş genç, Erzurum Lisesi’nden öğrencisi Melahat Üren kim?
Ali Kayaalp anlatıyor: “Melahat Üren için bu sergide ilk kez pek çok malzemeyi bir araya getirdik. Melahat Hanım’ın resimleri, karikatürleri, mektupları, şiirleri, piyesleri. İnanmayacağınız kadar çok şey yapmış. Kafası kıvrak, el çabuk, hayal gücü kuvvetli bir kadın sanatçıdan söz ediyoruz. Fakat bütün bu özelliklerini ortaya koyacak olan bu malzeme bu zamana kadar sergilenmemiş, deşifre edilmemiş. Hakikatten kıymeti az bilinmiş, ilginç, otodidakt bir sanatçı. Alaylı olduğu için kurallara uymak zorunda değil ve bu ona bir özgürlük alanı açmış. Dolayısıyla bizi şaşırtacak, enteresan birtakım buluşları hayata geçiriyor.”

Ali Kayaalp
Eşref Üren’in sanatçı eşini takdir edip etmediğini soruyorum.
“Bence etmemiş. Hiç sanmıyorum ettiğini. En bariz, en belirgin kanıtlardan bir tanesi şu: Eşini takdir etseydi bence ne yapar yapar kadını desteklerdi. Eşref Bey’in Ankara’da sözüne çok itibar ediliyor. Çok saygı gösteriliyor. Bu kadar etkisi ve gücü olan bir adam karısının sanatına saygı duysaydı muhtemelen ona bir sergi açılması için ön ayak olurdu. Yapmıyor. Onun için çok saygı duyduğunu sanmıyorum. Şundan da olabilir, kendisinden neredeyse 20 yaş genç bir kadının evin asıl sanatçısı olma ihtimali bence Eşref Bey’i biraz ürkütüyor. Eski kafalı bir refleks var orada. Bu kadın parlar, bu kadını tutamam. Belki elimden kaçar diye düşünüyor” cevabını alıyorum.
Kocası Eşref Üren’in aksine Melahat Hanım’ın yaşadıkları evde bir atölyesi yok. Hatta kendisine ait bir çalışma alanı olup olmadığını dahi bilmiyoruz.
Bu yüzden ‘Yan Yana’ kurgulanırken Melahat Hanım’ın kendi el yazısıyla biyografisi, şiirleri, yazıları, yaşamına ait belgelerin yer aldığı sergileme alanlarından birine İngiliz yazar Virginia Woolf’un ünlü denemesi ‘Kendine Ait Bir Oda’ adı veriliyor. Henüz 50 yaşlarında hayata veda eden Melahat Üren’in eşi Eşref Üren 30 yıl daha yaşıyor.
İKİMİZDEN BİRİ RESMİ BIRAKIRSA AYRILIRIZ
Üren çiftinin benzer iki tablosunu yan yana koyduğunuzda okullu ve alaylı farkı göze çarpıyor. Örneğin Eşref Üren’in kendi oto portresi mükemmel, Melahat Hanım’ın oto portresi daha naif, daha duygu yüklü. Öte yandan ressam çiftleri bir araya getiren sergi eski iki dostu da aynı çatı altında buluşturuyor. Eşref Üren ile Bedri Rahmi’nin dostlukları çok eski, birbirlerini izlediklerini ve takdir ettiklerini biliyoruz. Eşref Üren’in Bursa’da bir sergisini gezdiği Eren Eyüboğlu hakkında takdir dolu satırlar da yazıyor. Eyüboğlu çiftine ayrılan alanı Eren ve Bedri Rahmi hakkında derin bilgiye ve sevecen bir bakış acısına sahip Ömer Faruk Şerifoğlu ile geziyoruz. Şerifoğlu hatırlatıyor. Meğer yıllarca önce, oryantalist resim koleksiyoneri Erol Makzume’nin Milli Saraylar’da açtığı sergi nedeniyle konuşmuşuz.
Eren ve Rahmi Eyüboğlu kitabının önsözünde ‘Bir Sevda Masalı’ başlığını koyan Şerifoğlu, “Bu iki dev sanatçının kırk yıllık birlikteliklerinin ve o aşkın ürünü olan bu işleri ve ikisinin de yoğunlaştığı, tekrar ettiği temaları hem retrospektif, hem kronolojik, hem tematik açısından bir araya getirdik” diye başlıyor. 1928 yılında Trabzon’dan İstanbul’a gelerek akademide eğitim gören Bedri Rahmi bir süre sonra devlet bursuyla Lyon’da okuyan ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu’nun yanına gidiyor. Lyon’dan sonra Paris’e Eşref Üren’in de eğitim aldığı Andre Lhote atölyesine giden Bedri Rahmi işte burada o zamanki adı Ernestine Leibovici olan Romanyalı gencecik ressam ile tanışıyor. Şerifoğlu iki genç ressam arasında alevlenen aşkı o kadar içten anlatıyor ki ilgiyle dinlememek mümkün değil.
1931 yılında Paris’te başlayan aşk 1935 yılında evlilikle sonuçlanıyor. Bedri Rahmi yıllar sonra bir söyleşisinde “O gün sadece nikah defterini imzalamadık. O gün ikimizden biri resmi bırakırsa ayrılma sözü de verdik” diyecekti. Ömer Faruk Şerifoğlu “O yüzden de hayatlarının sonuna kadar resmi bırakmadılar. Birbirlerini resimle tedavi ettiler. Birisi tökezlediğinde, yorulduğunda, diğeri onu resme sarılmaya ikna etti” diye anlatıyor.

Ömer Faruk Şerifoğlu
EREN DOĞUŞTAN RESSAM, BEN ÇALIŞARAK
Eren Hanım, evlilikten Türk sanatçısı kimliğini kazanıyor, Anadolu’nun her köşesini resim atölyesine dönüştürüyor. ‘Yan Yana’ sergisinde hem Bedri Rahmi’nin hem Eren Eyüboğlu’nun ilk kez gördüğüm, beni çarpan eserleri var. Örneğin Bedri Rahmi’nin ‘Kurban’ eseri, Eren Hanım’ın balıkçı dükkanındaki balık tasvirleri muazzam. İkisinin fırçasından dönemin ünlü isimlerinin portrelerini anlatırken Şerifoğlu, “Bedri Rahmi ve Eren Eyüboğlu’nun resimlerin bazen ayırt edemezsiniz hangisi hangisine ait diye. Bazen yan yanalar bazen birbirleriyle hiç alakaları yok” diyor. Üren çiftinin aksine ikili çoğunlukla birlikte çalışıyor, birlikte sergi açıyorlar. Bedri Rahmi Türk resminde benzersiz denebilecek bir şekilde iştahla üretmiş.

Eren Eyüboğlu otoportresi
Şerifoğlu’na göre doyumsuz bir beyne sahip ve dönemin ünlü ressamlarının sanatlarını özümsemiş.
‘Yan Yana’ sergisinde, Bedri Rahmi’nın bir dönem fena aşık olduğu, Karadut şiirini yazdığı Ermeni heykeltraş Mari Gerekmezyan’ın nü tablosu da yer alıyor. Genç yaşında, bir hastane odasında tek başına veremden ölen Mari Gerekmezyan toprağa verilirken Eren Hanım da cenazede...
Hatta cenaze töreninden sonra çiftin Salıpazarı’ndaki evinde Eren Hanım sanat çevresini sofrasında biraya getiriyor ve Şerifoğlu’nun sözleriyle “birlikte ağlaşıyorlar.”
Şerifoğlu’na göre, Gerekmezyan’ın ölümünden üç dört yıl sonra Büyük Kulüp’teki bir toplantıda Karadut şiirini okurken Bedri Rahmi’nin göz yaşlarına boğulmasına fena kırılan Eren Hanım salonu terk ediyor ve kalkıp Paris’e gidiyor. Bedri Rahmi’nin onu İstanbul’a geri dönmeye ikna etmesi zor oluyor. “Her şeye rağmen birbirlerinden vaz geçmiyorlar” diyen Şerifoğlu’na göre çift birbirlerini besledikleri kadar birbirlerinin acımasız eleştirmenleri.
Öyle ki Bedri Rahmi 64 yaşında kanserden vefat ettiğinde Eren Hanım “Resimlerimi kime göstereceğim” diyor acısının arasında.
“Bedri Rahmi öldükten sonra eserlere sahip çıkan, evi toparlayan Eren Hanım. O olmasaydı koleksiyon büyük ölçüde dağılırdı. Ardından gelini Hüget Hanım ve oğlu Mehmet devreye giriyor” diye anlatıyor Şerifoğlu. Kimilerinin, Eren Eyüpoğlu’nun daha yetenekli olduğu iddialarını Şerifoğlu’na sorduğumda “Onu Bedri Rahmi de söylüyor aslında. Eren anadan doğma ressam, ben çalışarak oldum diyor” cevabını alıyorum.