ÇAĞATAY YILMAZ
Elektronik müziğin sürekli değişen dünyasında GusGus’un en güçlü tarafı belki de hiçbir zaman değişime direnmemesi oldu. Kadrolar, teknolojiler, kulüp kültürü ve müziği dinleme biçimlerimiz dönüşürken İzlandalı kolektif, rave’den techno’ya, pop’tan electronica’ya uzanan kendi evrenini yeniden kurmaya devam etti. Üstelik bunu yalnızca stüdyoda değil, her gece parçalarını yeniden şekillendirdiği sahnede de sürdürüyor.
18 Eylül’de Zorlu PSM’de sahne almaya hazırlanan GusGus’un kurucu üyelerinden ve ana prodüktörlerinden Biggi Veira ile kulüp kültürünün telefon ekranları arasındaki halinden yapay zekanın sanatçı olup olamayacağına, genç kuşağın neden yeniden vinyl ve basılı fotoğraflara yöneldiğinden elektronik müzikte “canlı” olmanın gerçekte ne anlama geldiğine uzanan bir sohbet gerçekleştirdik.
Kulüp kültürü yıllar içinde ciddi biçimde değişti. Bir zamanlar anonimlik, kalabalığa karışmak ve özgürleşmekle ilişkilendirilen bir yerdi. Bugünse konserlerde ve kulüplerde herkesin telefonuyla bir şeyler kaydettiğini görüyoruz. Siz sahnedeyken bunu nasıl deneyimliyorsunuz? Sizce bir kulüpte özgür hissetmenin anlamı değişti mi?
Açıkçası bunu kendi seyircimizde çok fazla yaşamıyorum. İzlanda’da çok genç bir kitleye çaldığımızda bile durum böyle. Mayıs sonunda Reykjavik’te yaklaşık 4 bin kişilik bir konser verdik, seyircinin büyük bölümü 30 yaşın altındaydı. Elbette insanlar zaman zaman video çekiyor, bir şeyler paylaşıyor ama bütün gece telefonlarıyla uğraşmıyorlar. Daha çok dans ediyor, eğleniyor ve müziğin parçası oluyorlar. Benim asıl endişem başka: İnsanların hayatlarında önceliği, Instagram’da gerçekte olmadıkları bir kişiyi yaratmaya vermeleri. Çünkü hayat bence kaydetmekten çok deneyimlemekle ilgili. Hayat, yaşadığın sürece keşfetmen için sana verilmiş bir mucize. Mesele onu kaydetmek değil, yaşamak ve keşfetmek. Kulüp kültürünün özü de biraz burada. İşinden, gündelik hayatından, Instagram hesabından bir süreliğine kopup o anda var olan dans pistinin parçası olabilmek… Müziğin içinde kaybolmak, etrafındaki insanların gözlerinin içine bakmak ve hepimizin o anda aynı şeyin içinde olduğumuzu hissetmek.
Bazı müzisyenler telefonların seyirciyle aralarına bir mesafe koyduğunu, hatta bazen karşılarındaki insanlara ulaşamadıklarını söylüyor. Sizde bunun yaşanmaması biraz GusGus’un sahne yaklaşımıyla ilgili olabilir mi?
Olabilir. Biz gösteriyi her zaman vokalist ve müzik etrafında kuruyoruz. Dev ekranlara, insanı sürekli görsel bir şova yaslanmıyoruz. Özellikle elektronik müzikte buna dikkat etmek gerekiyor. Eğer sahnede kimliği çok sınırlı bir DJ varsa ve arkasında sürekli çılgın görüntüler dönen devasa bir ekran bulunuyorsa, insanların ister istemez o görüntülere kapılması çok kolay. Görseller yüzünden insanları müziği dinlememeye hipnotize edebilirsiniz. Bizim yaklaşımımız dans pistini hareket ettirmek üzerine.
GusGus başından beri bir kolektif olarak tanımlandı. İnsanlar geldi, gitti, geri döndü, kadro değişti, teknoloji değişti, zaman değişti. Bütün bunlara rağmen bir parçayı duyduğunuzda “Evet, bu GusGus” dedirten değişmeyen şey nedir?
Yıllar boyunca sabit kalan şeylerden biri, benim grubun ana prodüktörlerinden biri olmam. Benim açımdan çok farklı yönlere gidebiliriz. Elektronik müziğin her alanını araştırabilir ve onu pop müziğimizin içine taşıyabiliriz. 70’lerden, 80’lerden, 90’lardan ya da bugünden gelebilir, çok önemli değil. Önemli olan içinde belli bir kalite olması. İnsanlar bana sık sık bir GusGus parçasını hemen tanıdıklarını söylüyorlar. Tam olarak neyi tanıdıklarını ben de bilmiyorum. Belki gerçekten içgüdüsel bir şey. Benim için zaten bütün müzik en sonunda tek bir teste çıkıyor: Tüylerim diken diken oluyorsa müzik iyidir. Olmuyorsa başka bir şey yap.
Elektronik müzik tarihi boyunca yeni teknolojilere hep kuşkuyla yaklaşıldı. Bir dönem elektro gitarın bile ‘gerçek müzik’ olmadığı söyleniyordu. Şimdi aynı tartışmayı yapay zekâ üzerinden yaşıyoruz. Siz AI’ı bu zincirin yeni halkası olarak mı görüyorsunuz?
Yapay zeka konusunda beni asıl endişelendiren şey sanat değil. Savaş, siyaset, gözetim ve gözetim kapitalizmi beni çok daha fazla düşündürüyor. Sanata geldiğimizde iki farklı kutuptan söz edebiliriz. Bir tarafta eğlence var: İnsanlar eğlenmek istiyor. Diğer tarafta ise kendisini, toplumu ya da varoluşu bir şekilde yansıtan, bir düşünce ortaya koyan sanat var. Dolayısıyla müzik yapan bir insan kendine şunu sorabilir: Ben bir eğlendirici miyim, bir sanatçı mıyım, yoksa biraz ikisi birden mi? Ben kendi adıma AI dünyasını keşfetmeye ihtiyaç duymuyorum. Müzik yaparken synthesizer’larımla eğleniyorum ve bunu böyle sürdürmek istiyorum. Başkaları AI’ın peşinden gidebilir, sorun değil.

Belki bununla bağlantılı olarak genç kuşaklarda fiziksel şeylere yeniden güçlü bir ilgi var. Vinyl, CD, kaset alıyorlar; fotoğraflarını bastırıyorlar. Dijital dünyanın içinde büyümüş bir neslin analog olana yönelmesini nasıl okuyorsunuz?
Bence son derece temel, insani bir ihtiyaç bu. İnsanlar hayatı bilgisayarın dışında da deneyimlemek istiyor. Bugün teorik olarak bütün hayatınızı bir bilgisayarın içinde geçirebilirsiniz. Oyun oynayıp hayatınızın geri kalanında kendinizi İkinci Dünya Savaşı’nda bir keskin nişancı gibi yaşayabilirsiniz. Ama insanların büyük bölümü bunu istemiyor. İnsanlar bilgisayarın dışındaki gerçekliğe yeniden dokunmanın yollarını arıyor. Vinyl belki bunun bir örneği. Müziği elinizde tutuyorsunuz. Sonunda yine aynı yere dönüyoruz: Hayat, insanın keşfetme, hissetme ve anlamaya çalışma ihtiyacı duyduğu bir şey.
O halde ‘live’ meselesine gelelim. Elektronik müzikte live kavramı çok farklı şeyler ifade edebiliyor. Bir GusGus konserinde ne kadarı önceden belirlenmiş, ne kadarı o anda gerçekleşiyor?
Elektronik müzikte sahnede makineleri çalıştırıyorsunuz. O zaman şu soru ortaya çıkıyor: Canlı olan ne? Benim yaklaşımım biraz eski usul. Müziği seyircinin önünde yeniden kuruyorsunuz. Aranjmanı o anda yapıyor, parçaların öğelerini canlı olarak manipüle ediyor ve müziğin hangi yöne gideceğini kontrol ediyorsunuz. Her gece farklı davranma özgürlüğünüz var ve önemli olan da bu özgürlüğü gerçekten kullanmak. Bizim sette şarkıların bir timecode’u yok.
Yani sizin için elektronik müzikte ‘live’ olmak, stüdyodaki parçayı sahnede yeniden çalmaktan çok onu yeniden düşünmek anlamına geliyor.
Kesinlikle. Elektronik müzik yapan herkesin live set hazırlarken bunu düşünmesi gerektiğine inanıyorum. Albümde duyduğunuz şeyi açıp üzerine söylemek yeterli değil. Seyirci “En sevdiğim şarkıyı dinledim ama aslında yeni hiçbir şey olmadı” diye düşünebilir.
18 Eylül’de İstanbul’da olacaksınız. Seyirci bu kez GusGus’tan nasıl bir gece beklemeli?
Çok iyi bir parti olacak. Bu seti birkaç aydır çalıyoruz ve içinde bir sonraki albümde yer alacak yeni parçalar da var. Yeni şarkılar oldukça retro, 90’lar hissi taşıyan, yüksek tempolu parti parçaları. O yüzden hazırlıklı olun!