‘Sentimental Value’ ile Trier, bizleri bir kez daha memleketi Oslo’ya götürüyor. Film, Borg ailesinin kuşaklar boyunca yaşadığı kırmızı bahçeli evle açılıyor. Dışarıdan güzel görünen bu ev, barındırdığı anılar nedeniyle ağır bir atmosfere sahip. Mutluluklardan çok kayıplara tanıklık etmiş; konuşulamamış cümleleri ve ertelenmiş yüzleşmeleri içinde barındıran bir mekan. İşte bu ev, filmin karakterlerinden biri.
Ardından Borg ailesiyle tanışıyoruz. Nora profesyonel bir oyuncu. Açılışta onu sahneye çıkmadan hemen önce, yoğun bir kaygı anında görürüz. Sahneye adım attığı anda bu kaygı söner; rol yapmak Nora için geçici bir sığınak olur, yasını ve kırılganlığını kontrol edebildiği tek alandır. Nora’nın kız kardeşi Agnes ise bir tarihçidir; oğlu ve eşiyle birlikte daha mütevazı, daha yerleşik bir hayat sürer.
İki kız kardeşin annelerinin ölümünün ardından eve dönüşü, yalnızca fiziksel bir geri dönüş değildir. Bu ev, bastırılmış duyguların ve yarım kalmış aile ilişkilerinin yeniden görünür olduğu bir alana dönüşür. Film, iki kız kardeş arasındaki bağı büyük dramatik anlardan çok, küçük bakışlar, suskunluklar ve yarım cümleler üzerinden kurar.
Kızların arasındaki kırılgan denge, uzun yıllardır hayatlarında olmayan babaları Gustav’ın cenaze için eve dönüşüyle bozulur. Saygın bir yönetmen olarak dönen Gustav, yıllar sonra çekeceği filmde başrolü Nora’ya teklif eder. Bu teklif bir iş önerisinden fazlasıdır; gecikmiş bir yüzleşme, belki de bir telafi arayışıdır. Ancak Gustav’ın kızlarıyla kurduğu bağ geçmişte de süreklilik taşımamıştır. Onları çocukken filmlerinde oynatmış olması, bir yakınlık anısı değil; ilginin yalnızca kamera açıkken var olduğu bir çocukluk hatırası olarak hafızalarında yer etmiştir. Bu durum, Agnes’in babasına mesafeli durmasının ve Nora’nın onun sanatına karşı bu kadar temkinli yaklaşmasının temelini oluşturur.
‘Sentimental Value’, kopmuş aile bağlarını, kuşaklar arası travmaları ve affetmenin güçlüğünü ele alırken, sanatın gerçekten iyileştirip iyileştiremeyeceği sorusunu ortaya koyuyor ve yanıtı izleyiciye bırakıyor. Film karakterlerini ne yargılıyor ne de aklıyor. Filmin adını da taşıyan “manevi değer” kavramı ise, bir sahnede karşımıza çıkan vazo üzerinden somutlaşıyor; bazen bir nesnenin değerinin maddi karşılığından değil, temsil ettiği hatıradan ve içimizi burkan, taşımak zorunda kaldığımız duygulardan geldiğini hatırlatıyor.
PEK ÇOK ÖDÜL İÇİN ADAY
Gustav, bencil, çoğu zaman kötü bir baba; hatalarıyla yüzleşmekte zorlanan, sevgiyi kopuk anlarla kurabilen bir adam ve bir sanatçı. Usta oyuncu Stellan Skarsgård bu rolde son derece güçlü bir performans sergiliyor. ‘The Worst Person in the World’ ile tanıdığımız başarılı oyuncu Renate Reinsve ise filmin duygusal yükünü omuzlarında taşıyor. Inga Ibsdotter, Lilleaas Agnes olarak doğallığıyla etkileyici. Elle Fanning’in Rachel Kemp’i, anlatıya taze bir enerji katıyor. Filmin dili, ritmi ve sinematografisi bu güçlü oyunculuklarla birleşince, Sentimental Value’yu yılın en etkileyici filmlerinden biri haline getiriyor. Joachim Trier ile senarist dostu Eskil Vogt’in beşinci işbirliği olan film, Critics Choice’ta 7 adaylık aldı, Altın Küre’de En İyi Yabancı Film dalında yarışacak ve Akademi Ödülleri’nde üç dalda kısa listeye girmiş durumda. Sinemadaki gösteriminin ardından önümüzdeki dönemde yapım MUBI’de de izleyiciyle buluşacak.