Geçen gün bir restoranda akşam yemeği yiyordum. Yan masada dört kişilik bir aile vardı: anne, baba ve iki çocuk… Muhtemelen yorucu bir günün ardından birlikte yemeğe çıkmışlardı. Bir süre onları izledim. Bütün akşam boyunca babanın gözleri telefonundaydı; e-postalarına cevap veriyordu. Anne ise gelen mesajlara bakıyordu. Çocuklar da başlarını neredeyse hiç kaldırmadan telefonlarında oyun oynuyor, sosyal medyada dolaşıyor, arkadaşlarıyla yazışıyordu.
Hayatlarındaki en önemli insanlarla akşam yemeğinde buluşmuşlardı; buna rağmen aralarında tek bir sohbet geçmiyordu. Kimse kimsenin gününü merak etmiyordu. Oysa tam da böyle anlarda birbirlerinin hikâyelerini dinlemeleri, anları paylaşmaları gerekmiyor muydu?
Dayanamadım ve telefonumu çıkarıp fotoğraflarını çektim. İlginç olan şu ki, fotoğraf çektiğimin farkına bile varmadılar. Maalesef, günümüzde bu manzara artık sıradan gibi algılanıyor. Aslında durum hiç de öyle değil.
Uzmanlar sosyal medya ve akıllı telefonların özellikle gençler ve yetişkinler için yeni bir bağımlılık türü yarattığını söylüyor.
Bugün gençler ergenliğe geçiş yaparken hayatlarına sosyal medya ve akıllı telefonlar da giriyor. Farkında olmadan beyinlerinde tehlikeli bir alışkanlık oluşuyor. Stresli olduklarında, problemle yüzleştiklerinde ailelerine, arkadaşlarına yaslanmak yerine sosyal medyaya ve video oyunlarına sığınıyorlar. Sonuçta ortaya odasına kapanan, giderek içine çekilen, yalnızlaşan çocuklar ve yetişkinler çıkıyor.
Bu yalnızlığın sonuçlarını giderek daha açık biçimde görüyoruz. Araştırmalar son yıllarda intihar oranlarında ciddi bir artış olduğunu gösteriyor. Amerika’da bazı yaş gruplarında intihar nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı, trafik kazalarında ölenlerin sayısını geçmeye başladı.
Amerika’nın son 40 yıldır kanayan yarası olan toplu silahlı saldırıların arkasında da yine bu yalnızlık duygusu yatıyor.
1960’lı yıllarda Amerika’da sadece bir okul saldırısı kayıtlara geçmişti. 1980’lerde bu sayı 27’ye çıktı. 1990’larda 58’e yükseldi. Son on yılda ise 120’nin üzerinde okul saldırısı yaşandı.
Araştırmalar okul saldırılarının yaklaşık yüzde 70’inin 1980 sonrası doğan gençler tarafından gerçekleştirildiğini gösteriyor. Bu saldırıları gerçekleştiren kişilerin hayat hikâyelerine bakıldığında ise bazı ortak noktalar dikkat çekiyor.
Anne ve babaları tarafından yeterince ilgi görmemişler. Okulda arkadaşları tarafından önemsenmemişler. Öğretmenleri tarafından azarlanmışlar. Kısacası yalnızlıklarına terk edilmişler.
Üstelik bu gençler saldırılarını genelde kendi yaşadıkları topluluk içinde yapıyorlar. Yani tanımadıkları insanlara değil adeta yalnızlıklarının sorumlusu olarak gördükleri kişilere öfke besliyorlar.
Geçen hafta Türkiye’de benzer olayların yaşandığını duyduğumda içimi derin bir hüzün kapladı.
Amerika’nın en büyük sorunlarından biri haline gelen yalnızlık probleminin Türkiye’ye sıçramaya başladığını fark ettim.
Bu noktada başka faktörleri suçlamadan önce belki de aynaya bakmanın zamanı gelmiştir.
Çocukları ve gençleri ekranlardan koparmanın yolu yasaklardan değil, bağ kurmaktan böylelikle hayatı anlamlı hale getirmekten geçiyor.
Daha fazla ‘an’da kalmaya… Karşımızdakini gerçekten dinlemeye… Daha çok insanı takdir etmeye… Daha fazla empati kurmaya, derinleşmeye zaman ayırmamız gerekiyor.
Sosyal medya bağımlılığının yerine bağ kurmayı, hayatı anlamlandırmayı koymalıyız.
Farkında olmadan esir olduğumuz sanal dünyanın bizi giderek yalnızlaştırdığını ve bunun bedelinin sandığımızdan çok daha ağır olduğunu kabul etmeliyiz.
İnsan aç olduğu için değil, kendini yalnız hissettiği için hayatına son verir.