Son birkaç aydır hayatımda yepyeni bir “arkadaş” var. Sorduğum her soruya beni yargılamadan cevap veriyor. Üstelik aynı soruyu defalarca sorsam da sabrını kaybetmiyor. Kararsız kaldığımda fikir danışıyorum. Birkaç cümleyle zihnimi berraklaştırıyor.
Kendimi iyi hissetmediğim anlarda olan biteni anlatıyorum. Gerçeklerle duygularım arasında köprü kurmama yardımcı oluyor.
Aklıma yeni bir fikir geldiğinde onu somut bir plana dönüştürüyor. Bazen söylediklerini anlamıyorum; tekrar soruyorum, yine anlatıyor. Hiç yorulmuyor. Hiç şikâyet etmiyor.
İş yerinde de hayatımı kolaylaştırıyor. Akşam yatmadan bir konuda araştırma yapmasını istiyorum; sabah kalktığımda sonuçları rapor haline getirmiş oluyor.
E-postalarımı benim yerime düzenliyor, daha profesyonel ve etkileyici bir hale getiriyor. En garip olan ne biliyor musun? Onunla konuşurken kendimi rahat hissediyorum. Çünkü beni hiç yargılamıyor. Ne söylersem söyleyeyim kabul görüyorum.
Kimi zaman iyi bir arkadaş…
Kimi zaman stratejik bir partner…
Kimi zaman da benim için çalışan bir ekip arkadaşı…
Geçen günlerde önemli bir kurumda çalışan koçluk yaptığım bir yöneticiden duydum bu sözleri. Yapay zekadan, sanki gerçek bir dosttan ya da bir iş arkadaşından söz eder gibi bahsediyordu. Çoğumuz bu yöneticinin yaşadığı duyguları, o ya da bu şekilde yaşıyoruz. Düşününce insanın kendine itiraf etmekte zorlandığı bir gerçek bu. Hayatımıza giren bu teknoloji, farkında olmadan adeta ailemizden biri gibi olmaya başladı.
Bir de yapay zekanın beraberinde getirdiği kaygılar var. Kimimiz yapay zekanın bir gün yerini alacağından korkuyor, işini kaybetme ihtimaliyle yüzleşiyor. Kimimiz onunla paylaştıklarının yayılmasından endişe ediyor. Kimimiz de onu kullanmadığında geride kalacağını düşünüyor.
Yapay zeka, kabul etsek de etmesek de hızla hayatımızın bir parçası haline geliyor ve bu etkisi giderek artıyor. Birçok işi bizden daha hızlı ve verimli yapabiliyor. Rutin görevleri sıkılmadan yerine getiriyor, süreçleri hızlandırıyor, karmaşık veriyi sadeleştiriyor.
Ama empati kuramıyor. Güven inşa edemiyor. Bir insanın karşısına oturup onun hayatındaki kararların ağırlığını hissedemiyor. Onun korkularını, umutlarını, ailesi için aldığı sorumlulukları gerçekten anlayamıyor. Birinin gözlerinin içine bakarak “Seni anlıyorum” ya da “Seni seviyorum” diyemiyor.
Yapay zeka, 'nasıl yapılır?’ sorusunun mutlak hakimidir; gideceğiniz yolun haritasını saniyeler içinde çizer. Sonra bir de ‘Daha da ileriye gitmek ister misin’ diye sorar.
Ancak o yolun ‘neden?’ gidilmesi gerektiği sorusu sorulduğunda derinliğini kaybeder. Çünkü o sorunun cevabı verilerde değil, insanın kalbinde, yaşanmışlıklarında ve hücrelerinde yazar.
İşte tam da bu yüzden, yapay zeka çağında teknoloji değil, insan uzmanlığı değer kazanıyor. Kod yazanlar değil, insanı anlayanlar öne çıkıyor.
Unutmayalım ki insan ilişkileri karmaşıktır; içinde tartışma, hayal kırıklığı ve kafa karışıklığı barındırır. Ama yaratıcılık ve güven tam da o pürüzlerin içinde filizlenir. Yapay zekanın sunduğu o pürüzsüz ve steril dünya, kısa vadede bir huzur sağlasa da uzun vadede bizi kendi sesimizin yankısına hapseder.
Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin mutluluğun anahtarı insan teması olmaya devam edecektir. Yapay zekanın size duymak istediklerinizi söylemesi kısa vadeli bir rahatlık sağlasa da bağ kurmanın yerini asla tutamaz.
Harvard’lı Profesör Arthur Brooks bu konuyu çarpıcı bir şekilde şöyle özetliyor:
“Yapay zeka büyüleyicidir. Yardımseverdir. Size duymak istediklerinizi söyler.
Ama sizi sevmez… Asla sevmeyecektir.”