Hafta sonu sabahlarının benim için keyifli bir ritüeli vardır.
Erken uyanır ve aynı kahve dükkânına giderim. Kapıdan içeri girer girmez kavrulmuş kahve kokusu karşılar beni. Raflara özenle dizilmiş kitaplar, pencere kenarından süzülen yumuşak sabah ışığı, dışarıda mor çiçeklerle bezenmiş sakura ağacı…
Los Angeles’ın popüler mekânlarından biri değildir burası. Ama benim için büyülü bir havası vardır. İçeride birbirini tanıyan, birbirine selam veren insanlar... Sanki büyük bir şehrin ortasında küçük bir mahalleye girmiş gibi hissedersiniz. Kahvemi yapan barista hemen her seferinde kocaman bir gülümsemeyle ismimi hatırlar. Sanki yıllardır tanıdığı bir arkadaşını karşılar gibi “Günaydın” der.
Kitapların arasında bir masaya oturur, düşüncelerimi kâğıda dökmeye başlarım. Köşe yazılarımı yazmak için biçilmiş kaftandır benim için.
Geçen hafta sonu da kahvemi yudumlayarak yeni bir yazıya başlamıştım ki yan masada oturan yirmili yaşlardaki bir gencin sözlerine istemeden kulak misafiri oldum. Karşısında oturan arkadaşına yüksek sesle şöyle diyordu:
“Kimse için çalışmak istemiyorum.”
Sonra yine aynı heyecanlı ses tonuyla “İnsanlarla uğraşmak istemiyorum. Toplantılar, konuşmalar, sürekli birileriyle iletişim kurmak… Bunlar bana göre değil.”
Bir an durdu ve ekledi: “Sadece çok hızlı bir şekilde başarılı olmak istiyorum.”
Yüzünde en ufak bir tereddüt yoktu. Şaka yapmıyordu. Gerçekten bu söylediklerine inanıyordu. Karşısında oturan arkadaşı da onu dikkatle dinliyor, onaylarcasına başını sallıyordu.
Bu sözlerin ardında aslında sosyal medyanın güçlü bir etkisi var. Sosyal medyada sürekli olarak “hızlı başarı” düşüncesi pompalanıyor.
Bir gecede ünlü olan insanlar. Kısa sürede milyonlar kazanan girişimciler. Dünyayı gezerek geçimlerini sağlayan içerik üreticileri…
Dışarıdan bakıldığında başarı kolaymış gibi görünüyor. Sanki “bir fikrin olacak, bir video paylaşacaksın ve hayatın bir anda değişecek” diye düşünülüyor. Bu yüzden hızlı ve kolay başarının mümkün olduğuna inanılıyor.
Bu düşünce yalnızca sosyal medyanın yarattığı bir algıdan ibaret değil. Aynı zamanda çocukların nasıl yetiştirildiğiyle de yakından ilgisi var.
Yeni nesil daha küçük yaşlardan itibaren sürekli gereğinden fazla takdir görüyor. En küçük başarıları alkışlanıyor, en küçük çabaları bile övgüyle karşılanıyor. Onlara sürekli aynı mesaj veriliyor: “Sen harikasın.” “Sen özelsin.” “Sen başarabilirsin.”
Elbette çocukların desteklenmesi ve takdir edilmesi çok kıymetlidir. Ancak hayat yalnızca alkıştan ibaret değildir. Hayat aynı zamanda eleştiriyle, hayal kırıklıklarıyla ve zorluklarla doludur.
İşte tam da bu yüzden, yeni nesil ilk ciddi zorlukla karşılaştığında çok daha çabuk vazgeçebiliyor. Sabır gerektiren yollar yerine hızlı sonuçlar arıyor, uzun soluklu emek yerine kolay başarı hayallerinin peşine düşülebiliyor.
Bir iş veya bir kariyer inşa etmek, sağlıklı bir bedene sahip olmak ya da güçlü bir ilişki kurmak… Bunların hiçbiri tek bir anın ürünü değildir. Tıpkı bir kez sağlıklı yemek yiyerek formda kalamayacağımız gibi, kısa süreli yoğun bir çabayla da kalıcı başarı elde edilemez. Hepsi zaman, emek ve sabır ister.
Üstelik başarıya giden yolun taşları başarısızlıklarla, hatalarla örülmüştür. Hayat başarısı olan insanlara baktığınızda en değerli dersleri her şey yolunda giderken değil, zor zamanlardan geçerek öğrenmişlerdir.
Bir işin neredeyse batma noktasına gelmesi, bir projenin çökmesi ya da bir kariyerin büyük bir kriz yaşaması… Bunlar ilk bakışta felaket gibi görünür. Aslında bu anlar insana dayanıklılık ve deneyim kazandırır. Kalıcı başarı da bu iki temel üzerine kurulur.
Sosyal medya bize sanal hızlı başarı hikâyeleri gösterir. Öte yandan hayat öğretir ki “hızlı başarı” hedefi bir yanılsamadır. Kalıcı başarı, sabırla atılan adımların, dayanıklılığın ve insanlarla kurulan anlamlı bağların üzerine inşa edilir.