New York’un bende her zaman özel bir yeri vardır. Sokaklarında yürürken sanki dünyanın kalbi burada atıyormuş gibi hissederim. Her köşe başında başka bir hikâye saklıdır. Sabah kahvenizi içerken yan masada milyar dolarlık bir servet yaratmış bir girişimciyle yan yana olabilirsiniz. Metroda dünyanın en büyük şirketlerinden birinin yöneticisi ile sohbet edebilirsiniz. Akşam, hayallerinin peşinden koşan genç bir sanatçıyla yan yana yürüyebilirsiniz.
Heyecan, özgürlük, yaratıcılık... Hayal kırıklığı, hırs, kibir ve öfke...
Bir yanda Wall Street’in takım elbiseli çalışanları, diğer yanda hayallerinin peşinden koşmuş ama aradığını bulamamış evsiz insanlar... Başarı ile hayal kırıklığı, umut ile çaresizlik, zenginlik ile yoksulluk... Aynı kaldırımda yan yana yürür.
Bugün enerjisiyle, birbirinden farklı dünyaları bir arada barındırmasıyla ve sunduğu sınırsız ihtimallerle insanı büyüleyen bu şehir, 90’lı yılların başında zor günlerden geçiyordu.
Suç oranları yüksekti. Metro istasyonlarında vandalizm sıradanlaşmıştı. Mahalleler güvenlik sorunlarıyla uğraşıyordu.
Sokaklarda biriken çöpler, yollarda dolaşan fareler… Bakımsızlık şehrin ruhuna yansımıştı.
Tam da o günlerde yapılan seçimlerle yeni bir yönetim göreve geldi.
Yeni seçilen belediye başkanı, sadece birkaç yıl içinde şehrin kaderini değiştirmeyi başardı. Üstelik bunu dev projelerle, milyarlarca dolarlık yatırımlarla ya da büyük vaatlerle yapmadı.
Bu dönüşümün ardında yeni başkanın özenle hayata geçirdiği ‘Kırık Camlar Teorisi’ yatıyordu.
Teorinin çıkış noktası, Amerikalı psikolog Philip Zimbardo’nun 1969 yılında yaptığı ilginç bir deneye dayanıyor.
Zimbardo, biri New York’un suç oranı yüksek Bronx semtine, diğeri ise California’nın varlıklı ve eğitim seviyesi yüksek Palo Alto bölgesine iki eski model, plakasız otomobil bıraktı.
Bronx’taki otomobil sadece bir gün içinde yağmalandı ve kullanılmaz hale geldi. California’daki otomobile günlerce kimse dokunmadı.
Zimbardo California’daki otomobilin camlarından birini kırdı ve oradan uzaklaştı. Bir kişi arabaya vurdu önce, ardından bir başkası... Çok geçmeden araç yağmalandı ve Bronx’taki otomobille aynı kaderi paylaştı.
Sorun insanların yoksul ya da zengin; eğitimli ya da eğitimsiz olması değildi. Kırılan ilk cam, düzenin bozulduğu, otoritenin olmadığı mesajını veriyordu. İnsanlar da çok geçmeden davranışlarını bu yeni düzene göre şekillendiriyordu.
New York Belediye Başkanı bu deneyden ilham aldı. Polis önce küçük suçların peşine düştü. Metroya biletsiz binenler, kamu malına zarar verenler ve kamusal alanları kirletenler hakkında işlem yapıldı. Böylece büyük suçların da önüne geçildi.
Kırık Camlar Teorisi sadece şehirleri anlatmaz. İnsan ilişkilerinde, kurumlarda ve organizasyonlarda da benzer bir süreç işler.
Görmezden gelinen küçük sorunlar zamanla büyür, yayılır ve sonunda çok daha büyük problemlere dönüşür.
Kurumlarda ruhen istifa etmiş çalışanlar zamanında fark edilip gerekli adımlar atılmadığında bu tutum yavaş yavaş çevrelerine yayılır. Bir süre sonra birkaç kişiyle sınırlı kalmaz, kurum kültürünün bir parçası hâline gelir.
Küçük sıkıntıların, zararlı alışkanlıkların ve bizi hareketsiz bırakan korkuların üzerine gidilmediğinde bunlar sessizce büyür. Başlangıçta önemsiz görünürler. Ancak zamanla hayatımızı yönetmeye başlarlar.
En büyük suçların fitilini en küçük ihlaller ateşler. En derin pişmanlıkların arkasında ertelenmiş kararlar bulunur.
En yıkıcı bağımlılıkların kökünde, zamanında tolere edilen küçük alışkanlıklar vardır.
Canavarı büyümeden yok etmek gerekir.