“Hızlı yaşamayı, risk almayı ve sınırları zorlamayı hep sevdim.
İçimde susturmaya çalıştığım bir boşluk vardı. Hareket ettikçe, hızlandıkça, korkunun üzerine gittikçe kendimi daha özgür hissediyordum.
Beş yaşımdayken büyükannem ve büyükbabam tarafından evlat edinildim. Babam, alkollü araç kullanan bir sürücünün yaptığı kazada hayatını kaybetmişti.
Kendimi bir yere ait hissetmeye ihtiyaç duyduğumda sığındığım yer spor oluyordu.
Snowboard’a ortaokul yıllarında başladım. Dağlarda kayarken yaratıcı olmanın ne demek olduğunu yeniden keşfediyor, tarif etmesi zor bir özgürlük hissi yaşıyordum.
Bir gün yine snowboard yaparken anlık bir kararla havada bir değil, iki takla atmaya karar verdim.
Rampaya girdim ve tüm gücümle zıpladım. Daha havadayken bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım. Fazla ileri gitmiştim.
Sırt üstü yere çakıldım.
Belimden aşağıdaki hissin ayaklarımdan dışarı akıp gittiğini hissettim.
Felç olduğumu o an anladım.
17 yaşındaydım. Hastane yatağında yatarken yıllardır bacaklarıma gönderdiğim aynı komutu tekrar tekrar veriyordum. Ama hiçbir şey olmuyordu. Doktor bana bir daha asla yürüyemeyeceğimi, tekrar kayak yapamayacağımı söyledi.
Hastanede bir hafta yattıktan sonra ilk kez doğruldum. Yeni oturmaya çalışan bir bebek kadar dengesiz hissediyordum. Yeniden giyinmeyi öğrenmek zorundaydım. Yataktan tekerlekli sandalyeye geçmeyi, sandalyede oturmayı, onu sürmeyi…
Kendimi çok yalnız ve anlaşılmamış hissediyordum. Artık devam etmek, yaşamak istemiyordum.
Tam o günlerde bugün hâlâ ‘Tanrı’nın dokunuşu’ diye tanımladığım bir olay yaşandı.
Bir gün üniversitenin spor salonunun önünden geçiyordum. Daha önce hiç kullanmadığım bir kestirme yoldu bu. İçeri girdiğimde tekerlekli sandalye basketbolu oynayan bir grup insan gördüm.
Antrenmanın sonunda bir kız yanıma geldi. Bana baktı ve şöyle dedi:
‘Çok atletik görünüyorsun. Hiç tekerlekli sandalye basketbolu oynamayı düşündün mü?’
Tekerlekli sandalyede oturan birine bir yabancının “Çok atletik görünüyorsun” demesi…
Şaşkına dönmüştüm.
O gün basketbol sandalyesine oturdum ve her şey değişti. Sanki yeniden koşuyordum. Kalbim hızlandı. Uzun zaman sonra ilk kez kendimi yeniden güçlü, yeniden çevik hissediyordum.
Takımda düzenli olarak oynamaya başladım. İlk sezonun sonunda Paralimpik takıma seçildim. Dört yıllık yoğun çalışmanın ardından Paralimpik Oyunları’na katıldık ve altın madalya kazandık.
Ancak içimde yarım kalmış başka bir tutku vardı: Kayak…
Beni felç bırakan spora geri dönmeye karar verdim. Çok çalıştım. Sayısız kez düştüm, yeniden kalktım. Sonunda kayak takımına seçildim.
Ve yıllar sonra tarihe geçtim. Yaz ve Kış Paralimpik Oyunları’nda altın madalya kazanan ilk Amerikalı kadın oldum.
Cehennemi görüp geri dönmüş biri olarak bugün kim olduğumla gurur duyuyorum.
Hayatımın ve spor kariyerimin bittiğini sanmıştım. Oysa hiçbir şey bitmemişti.
Tam tersine hayat, beni hayal ettiğimden çok daha büyük ve çok daha anlamlı bir yere taşıyacaktı.”
Yıllar sonra bu müthiş hikâyenin sahibi Alana Nichols ile yaşadıklarını anlattığı bir konuşmasının ardından tanışma fırsatı buldum ve ona şu soruyu yönelttim:
“Çok genç bir yaşta yaptığın bir hata yüzünden bütün yaşamın değişti. Hayatına engelli birisi olarak devam ediyorsun. Hiç pişman oldun mu?”
Yüzünde sakin ama güçlü bir ifade vardı.
“Ben bunları düşünmüyorum. Çünkü o düşüncelerin içinde kalırsam yoluma devam edemem.”
Mutsuzluk sendromuna yakalananlara… Kendi zihninde büyüttüğü engellerin içinde kaybolanlara… Gücünü içeriden değil, sürekli dışarıdan almaya çalışanlara… Kendini çıkmazda hissedenlere, yeniden başlamak zorunda kalanlara hep bu hikâyeyi anlatırım.
Hayat zordur. Bazen acımasızdır. Cehennem gibi yakar insanı. Ancak unutulmamalıdır ki bütün o zorluklara rağmen cesaretle yürümeye devam edenlerin önüne hayat mutlaka yeni bir yol açar.
“Tanrı’nın dokunuşu” tam da böyle anlarda ortaya çıkar.