Fransız filozof Blaise Pascal, dünyadaki birçok problemin, insanın bir odada sessizce tek başına oturamamasından kaynaklandığını söyler. Pascal bu sözle, insanın kendiyle baş başa kalmasının ne kadar zor olduğunu anlatır. Yalnızlığıyla… İçindeki boşluklarla… Ve en sonunda bir gün ölecek olduğu gerçeğiyle…
İtiraf etmeliyim; ben de bir odada sessiz kalan biri olamadım hiç. Çocukluğumdan beri hareket hâlinde olmak tabiatımın bir parçasıydı. Yerinde duramayan bir çocuktum.
Yıllar sonra iş hayatında da aynı refleksi sürdürdüm. Sanki durursam geriye düşecektim. İnsanlar bana “Nasılsın?” diye sorduklarında “Çalışıyorum” ya da “Çok yoğunum” diye cevap verdim. Ve bunu bir şikâyet gibi değil, bir başarı göstergesi gibi anlattım.
Sürekli bir şeylerle meşgul olmak… Aynı anda birkaç işi yürütmek… Günde 10-12 saat çalışmak… Telefondan gelen bildirimlere anında cevap vermek… Toplantıdan toplantıya koşmak…
Çalışmadığım anlarda huzursuz hissediyor, boş kaldığımda hayat kontrolümden çıkıyormuş gibi düşünüyordum. Tatile çıktığımda bile içimde açıklayamadığım bir suçluluk hissi oluşuyordu.
Bütün bunlar modern dünyanın alkışladığı özelliklerdi. Sonra bir de devreye sosyal medya ve akıllı telefonlar girdi. Bildirimler geldikçe kendimi dünyanın bitmeyen akışının içinde buldum.
Dostlardan gelen mesajlar… LinkedIn’in bitmeyen kutlama bildirimleri… YouTube’dan düşen yeni video önerileri…
Derken kulağımda kulaklıklarla, zihnim sürekli yeni bir uyaranın peşinde koşmaya başladı.
Fark etmeden, her anı doldurmaya çalışan bir hayatın içine sürüklendim. Ta ki bir gün, bu yüksek temponun bir bedeli olduğunu anlayana kadar…
Sürekli hareket içinde bulunmak, hızlı yaşamak her zaman ilerlemek anlamına gelmiyor. Sessizlikten kaçtıkça, kalabalıklara karıştıkça yalnızlıktan uzaklaşmıyor insan. İnsan zihni dinlenmediğinde yoruluyor, acele ettiğinde bulanıklaşıyor, sürekli uyarıldığında ise en önemli yeteneklerini; yaratıcı olmayı ve berrak düşünmeyi kaybediyor, daha da tehlikelisi hata yapmaya başlıyor.
Amerikan Donanması’nın özel kuvvetlerinde yıllardır öğretilen meşhur bir söz vardır:
“Slow is smooth; smooth is fast.”
Yani:
“Yavaş olan dingindir; dingin olan ise aslında hızlıdır.”
Özellikle yüksek stres altında yürütülen operasyonlarda bu anlayış askerlerin temel prensiplerinden biridir. Panik ve acele, hedefi şaşırtır.
Modern hayatın savaş alanı da iş yaşamı olduğuna göre, bu sözü kendi hayatımıza uyarlamaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Birçoğumuz başarısız olma, geride kalma ya da yetersiz görünme korkusuyla sürekli hareket hâlinde yaşıyoruz. Durduğumuz anda kontrolü kaybedeceğimizi düşünüyor, huzursuz oluyoruz. Bu yüzden sürekli meşgul olmaya, dikkatimizi dağıtacak alışkanlıklara yöneliyoruz.
İngilizcede “meşgul” anlamına gelen “busy” kelimesinin Çince’deki karşılığı “kalbi öldürmek”tir. Modern insanın en büyük paradoksudur bu… Hayatı daha iyi yaşamak için sürekli hızlanır. Daha çok şeye yetişmeye çalışırken daha az hisseder… Daha çok çaba sarf ederken daha az düşünür… Daha çok koştururken iç sesinden uzaklaşır.
Yapay zekâ bizi hızlandırdıkça, insan inadına biraz daha yavaşlamalıdır. Akıllı telefonlar dikkatimizi dağıttıkça, insan yeniden odaklanmayı öğrenmelidir. Teknoloji bizi gürültünün içine çektikçe, insan sessizliği seçebilmelidir. Özgün ve anlamlı bir hayat kurmak isteyen insanın ihtiyacı olan daha fazla hız değil; daha fazla sessizlik ve biraz daha yavaşlayabilmektir.