1998 yılı… Wisconsin’de gerçekleşen Amerika Kadınlar Açık Golf Turnuvası’nın son günüydü. Golf sahasının kenarında binlerce kişi nefesini tutmuş, yirmi yaşındaki genç bir kadını izliyordu. İnce yapılı, sessiz, çekingen görünümlü bu kadının ismi Seri Pak’tı. Güney Kore’yi temsil ediyordu ve dünyanın en önemli golf turnuvalarından birini kazanmanın eşiğindeydi. Ancak yarışmanın son aşamasına gelindiğinde top suyun kenarına düştü. Önünde iki seçenek vardı. Ya ceza vuruşunu kabul edip şampiyonluğun uzaklaşmasını izleyecek ya da ayakkabılarını çıkarıp suya girecekti.
Bir an bile tereddüt etmedi. Ayakkabılarını ve çoraplarını çıkardı. Paçalarını sıvadı. Suya girdi ve büyük bir kararlılıkla topun başına geçti.
O sırada Güney Kore’de milyonlarca insan televizyonlarının başında heyecanla onu izliyordu. Ülke, Asya finans krizinin etkisiyle zor günlerden geçiyordu. İnsanlar işlerini, birikimlerini ve geleceklerine duydukları güveni kaybetmiş durumdaydı.
Sopasını kaldırdı ve topa bütün gücüyle vurdu. Top, suyun içinden yükselerek yeniden çimlere düştü. Seri Pak hâlâ oyundaydı. İki çukur sonra yaptığı mükemmel son vuruşla turnuvayı kazandı.
Alkışlar yükselirken Güney Kore’de milyonlarca insanın zihninde aynı cümle yankılandı:
“Demek ki olabiliyormuş.”
O gün kazanılan yalnızca bir golf turnuvası değildi. O zamana kadar golf, ülkenin spor kültüründe önemli bir yere sahip değildi. Dünya golfünde Amerika, İsveç ve Avustralya söz sahibiydi. Seri Pak’ın bu başarısı bütün ülkeyi kısa sürede etkisi altına aldı.
Güney Kore’de golf kulüplerine kayıt yaptıran kız çocuklarının sayısı hızla arttı. Çocuklar ona özeniyor, onun gibi olmak istiyordu. Daha önce golfü çocukları için bir seçenek olarak görmeyen aileler, kızlarını golf sahalarına götürür oldu.
Artan ilgi sayesinde antrenörler yeni yeteneklerle tanıştı. O çocuklar, dünyanın en iyileriyle yarışabileceklerine inanmaya başladı. Çünkü içlerinden biri büyük bir başarı yakalamıştı.
Yaklaşık on yıl sonra ortaya çıkan tablo, spor tarihinin en dikkat çekici dönüşümlerinden birini gözler önüne seriyordu: Amerikan Kadınlar Profesyonel Golf Ligi’nde artık 42 Güney Koreli oyuncu yarışıyordu.
İşte bu yüzden ‘Filenin Sultanları’nın geçen günlerde kazandığı Voleybol Milletler Ligi şampiyonluğu, bir kupadan çok daha fazlasını ifade ediyor.
Brezilya karşısında alınan her sayı, kurtarılan her top yalnızca maçı kazandırmadı. Türkiye’nin dört bir yanında voleybolla henüz tanışmamış çocukların önünde yeni bir kapı açtı.
Kim bilir kaç küçük kız, o gece televizyonun karşısında kendisini sahanın içinde hayal etti?
Kaçı Melissa Vargas gibi yükselip topa vurduğunu, Hande Baladın gibi sevincini haykırdığını, Zehra Güneş gibi filenin önünde dimdik durduğunu düşündü?
Belki ertesi gün eline ilk kez voleybol topunu aldı. Belki ailesinden kendisini bir voleybol kursuna götürmesini istedi. Belki de içinden sessizce şu cümleyi geçirdi:
“Bir gün ben de orada olabilirim.”
Filenin Sultanları, ülkesinden ümidini kesenlere, geleceğe kaygı ve korkuyla bakanlara umut olmaya devam ediyor. Toplumun üzerine ağır bir sis gibi çöken öğrenilmiş çaresizliğe karşı, başarılarıyla yeni bir pencere açıyorlar.
“Bu ülkede fırsat yok.”
“Ne yaparsan yap, hiçbir şey değişmiyor.”
Bu cümleleri duyarak büyüyen, zamanla bunlara inanıp kendine sınırlar koyan gençlere başka bir ihtimalin mümkün olduğunu gösteriyorlar.
‘Filenin Sultanları’nın gerçek mirası, bugün tribünde, televizyon karşısında ya da mahalle parkında kendine yeni bir hayal kuran çocuklar olacak.
Bazen kara bulutları dağıtmak ve geleceği olumlu yönde değiştirmek için tek bir kıvılcım yeter.