Neredeyse her şeyin cevabını kesin olarak bilmek istiyoruz.
Doğru mesleği seçip seçmediğimizi… Hayatımızı doğru insanla paylaşıp paylaşmadığımızı… Geçmişte vermediğimiz bir kararın bizi daha iyi bir hayata götürüp götürmeyeceğini… Bulunduğumuz yerde kalmak mı, yoksa her şeyi geride bırakıp yeniden başlamak mı gerektiğini… Biraz daha sabretmenin mi, yoksa artık vazgeçmenin mi doğru olduğunu… Önümüzde uzanan yolun bizi hayal ettiğimiz yere çıkarıp çıkarmayacağını…
Henüz yolun başındayken sonunu görmek istiyoruz. Gelecekte ne olacağını bilirsek doğru kararlar vereceğimizi, hatta sonucu kontrol edebileceğimizi sanıyoruz. Oysa hayat böyle işlemiyor.
Ne kadar çok istesek de aldığımız kararların bizi nereye götüreceğini kesin olarak bilemiyoruz. Karar verdiğimiz anda henüz tanımadığımız insanlar, öngöremediğimiz gelişmeler ve öncesinde sahip olmadığımız bilgiler devreye giriyor.
Büyük umutlarla çıktığımız bir yol hüsranla sonuçlanabilirken, başta olumsuz gördüğümüz bir gelişme bizi hiç beklemediğimiz güzel bir sonuca yönlendirebiliyor.
Bütün bunları bildiğimiz hâlde, yıllar sonra geriye dönüp aldığımız kararlar yüzünden kendimizi acımasızca eleştiriyoruz.
“Başka bir meslek seçseydim daha mutlu olurdum.” “O iş teklifini kabul etseydim bugün çok farklı bir yerde olurdum.” “Biraz daha sabretseydim belki her şey düzelirdi.”
Bugünün bilgisiyle geçmişteki hâlimizi yargılıyoruz. Bugün bildiklerimizin o gün elimizde olmadığını, koşulların farklı olduğunu ve korkularımızın kararlarımızı ne kadar etkilediğini unutuyoruz.
Geçmişi bugünün koşullarıyla yargılıyoruz. Tarihi bugünün gerçekleriyle okumaya çalışıyoruz.
“Keşke” döngüsü tam da burada başlıyor. Pişmanlık, zamanla dönüp dolaşıp sığındığımız duygusal bir eve dönüşüyor.
Üstelik pişmanlığımızı büyüten başka bir yanılgı daha var: Yaşamadığımız hayatları, yalnızca bize sunabilecekleri güzellikler üzerinden hayal ediyoruz. Hiçbirinin gerçeğin sınavından geçmediğini unutuyoruz.
Gitmediğimiz şehirde yaşayabileceğimiz yalnızlığı düşünmüyoruz. Kabul etmediğimiz işte karşımıza çıkabilecek sorunları aklımıza getirmiyoruz. Hayatımızı birleştirmediğimiz insanla yıllar içinde yaşayabileceğimiz anlaşmazlıkları hesaba katmıyoruz. Zihnimizde canlandırdığımız senaryoların kusursuzca sahnelendiğinin farkına varmıyoruz. Yaşadığımız hayatın bütün eksikliklerini, hiç yaşanmamış kusursuz bir ihtimalle karşılaştırıyoruz.
“Keşke”lere tutunmamızın, pişmanlığı alışkanlık haline getirmemizin nedeni, bir yerlerde kaçırdığımız tek bir doğru yol olduğuna inanıyor olmamızdır. Böyle düşündüğümüzde, geçmişte başka türlü davranarak hayatı kontrol edebileceğimizi zannederiz. Oysa her karar, bilinmezliğe doğru atılmış bir adımdır.
Hayatı canlı ve heyecanlı kılan tam olarak budur: Yolun sonunu önceden görememek.
Yeni bir iş, başarı kadar hayal kırıklığı ihtimalini de taşır. Yeni bir ilişki, mutluluk kadar üzüntü ihtimalini de içinde barındırır. Kendi işini kurmak, özgürlük sunarken belirsizliğe hazır olmayı gerektirir. Her başlangıç, sunduğu imkânlarla birlikte kendi risklerini de yaratır.
Önemli olan sonuçlardan daha çok o yolda öğrenilenlerdir. Seçilen yolların ne getireceğini ancak o yolda yürüyenler bilebilir.
Bu yüzden hayat, yalnızca doğru kararlar vermekten ya da yönünü hiç şaşırmadan ilerlemekten ibaret değildir. Asıl olan, insanın çıktığı yolculuğu bütün benliğiyle yaşaması, anlaması ve o yolu deneyimleyerek gerçekte kim olduğunu keşfetmesidir.