“Ne kadar efendi bir çocuk yetiştirmişsiniz.”
Bizim kültürümüzde bu, yalnızca çocuğa değil, ailesine de yöneltilen büyük bir övgüdür.
Çünkü efendi olmak şu anlama gelir: Uslu, uyumlu ve söz dinleyen biri olmak. Büyüklerin sözünü kesmemek… Sesini yükseltmemek… Sorun çıkarmamak… Uyumlu olmak… Kavga etmemek…
Bunların hepsi sizden beklenir. Bu davranışlar, ailenin ve toplumun huzur içinde bir arada yaşayabilmesi için önemlidir. Sevilir, örnek gösterilir, takdir edilirsiniz. Öğretmeninizden iyi not, anne babanızdan sevgi, büyüklerinizden övgü alırsınız. Her şey yolundadır. Ta ki hayat beklenmedik yüzünü gösterene kadar…
Mahallenin ya da okulun haylaz çocuğu kaba kuvvet uyguladığında veya herkesin içinde hakaret ettiğinde uslu, uyumlu ve efendi olmak artık yeterli değildir. Hayat, efendiliğin her yerde aynı karşılığı görmediğini böyle olaylarla öğretir. İşte o zaman kendinizi savunmanız gerekir. Fakat yıllarca size öğretilenin tam tersini yapmak kolay değildir.
Karşınızdaki insan size zorbalık yaptığında, onun gibi olmamak için sesinizi alçaltırsınız.
O ise nezaketinizi geri çekilmek sanır. Sınırlarınızı biraz daha zorlar. Bir adım daha üzerinize gelir. Siz yine de terbiyenizden ödün vermemeye, efendiliğinizi korumaya çalışırsınız. Karşılık vermemeyi olgunluk, ortamı germemeyi kibarlık sayarsınız.
İçinizde küçük bir umut vardır: Siz doğru olanı yapmaya devam ederseniz, sonunda birileri iyi niyetinizi fark edecektir. Yıllar geçer. Fakat zorbalık ortadan kalkmaz; yalnızca biçim değiştirir. Bu kez karşınıza patron, yönetici ya da çalışma arkadaşı olarak çıkar. Kaba kuvvetin yerini küçümseyen sözler ve güç oyunları alır.
Kontrolü sürekli elinde tutmak isteyen yöneticiler… Sizinle kıyasıya rekabete giren, gücünü hissettirmeye çalışan çalışma arkadaşları… Başkalarının emeğini sahiplenenler… Kendi hatasını sizin üzerinize bırakmak isteyenler…
Tartışmadan uzak durarak huzuru koruduğunuzu, sessiz kalarak iyilik yaptığınızı sanırsınız.
Sonunda zorbalık yapanın ya da hak yiyenin değil, iyi niyetle hareket edenin haklı bulunacağına inanırsınız. Bu yüzden gerilimi büyütmek yerine oluruna bırakırsınız. Yetki sahiplerinin sonunda iyi niyetinizi fark edeceklerini umarsınız. Fakat sonuç, beklediğinizin tam tersi olur. Bir anda sorunun kendisiymişsiniz gibi görülürsünüz. Sessizliğiniz özgüvensizlik, itirazınız ise aşırı hassasiyet olarak algılanır.
Çünkü yöneticiler çalışanlar arasındaki çatışmalara mümkün olduğunca müdahil olmak istemez. Çalışanlardan anlaşmazlıkları kendi aralarında çözmesini beklerler. Kimin mağdur, kimin zorba olduğuyla ilgilenmezler.
Böyle durumlarda kendinden emin konuşan, anlattıklarının arkasında kararlılıkla duran ve kendi haklılığını güçlü biçimde savunan taraf daha inandırıcı görünür.
Bu nedenle kendini savunabilmek, insanın geliştirmesi gereken en önemli becerilerden biridir.
Bu beceri bir anda kazanılmaz. İlk adım, sakin ama kararlı bir sesle ‘Bunu kabul etmiyorum’ diyebilmektir.
Bunu söylemek ve sonrasında adaletsizliğe karşı durabilmek kolay değildir. Ancak küçük ya da büyük demeden karşılaştığınız haksızlıklara itiraz ettikçe cesaretiniz gelişir. Çizdiğiniz her sınır, uzun zamandır ihmal ettiğiniz cesaret kasını biraz daha güçlendirir. Üstelik bunu yapmak, efendiliğinizden vazgeçtiğiniz anlamına da gelmez.
Efendi ve uyumlu olmak değerlidir. Ailenin, toplumun ve kurumların bir arada kalmasını sağlar. Fakat hayat, insanın yalnızca çevresine uyum sağlamasını değil, gerektiğinde haksızlığa karşı durmasını da ister.
Gerçek güç ne zaman efendiliğinizi koruyacağınızı ne zaman ayağa kalkıp akıllıca kavga edeceğinizi bilmektir.