- yüzyılda Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman, saltanatının sekizinci büyük seferine çıkmıştı. Osmanlı’ya bağlı Boğdan Voyvodası Petru başkaldırmış, dengeleri tehdit etmeye başlamıştı. Kanuni’nin komutasındaki ordu, Boğdan’ın başkentine doğru ilerliyordu. Bu seferin sonucu bölgedeki önemli ticaret yollarının hâkimiyetini de belirleyecekti. Fakat ordunun önünde aşılması gereken büyük bir engel vardı: Prut Nehri.
Yağmurlarla kabaran nehir ve bataklığa dönüşen kıyı, büyük ilerleyişi durdurmuştu. Daha önce kurulan köprü çökmüştü. Binlerce asker karşı kıyıya geçemiyordu. Başkente doğru yürüyüşün devam etmesi, nehrin üzerine sağlam bir köprü kurulmasına bağlıydı. Bu görev, kırk sekiz yaşındaki yeniçeri subayına verildi. Bu yeniçeri subayı sadece on üç gün içinde askerleri karşı tarafa taşıyacak köprüyü kurmayı başardı.
Kendisine verilen görevi kısa sürede başarıyla tamamlayan o subayın ismi Sinan’dı. Sinan bu ve benzeri sorumluluklar sayesinde tanındı ve Osmanlı’nın başmimarı oldu. Hayatının neredeyse elli yılını asker olarak geçiren Sinan, sonraki dönemde Şehzade, Süleymaniye ve Selimiye gibi yüzyıllara meydan okuyan eserler ortaya çıkardı.
Bugün bütün dünyanın tanıdığı Mimar Sinan’a dönüşmesi için, elli yılın geçmesi gerekmişti. Onu Mimar Sinan yapan yalnızca yeteneği değildi; o yeteneğin sorumluluğunu üstlenmesi ve peşinden gitmesiydi.
Her insan bu dünyaya kendisine özgü bir yetenekle geliyor. Bazı insanlar yeteneklerini daha çocukluk yıllarında fark ediyor ve hayatlarını onun etrafında şekillendiriyor. Bazıları ise farklı yollarda yürüdükten, kendilerini çeşitli alanlarda denedikten sonra içlerinde taşıdıkları gücü keşfedebiliyor. Önemli olan, yeteneğimizi ne kadar erken keşfettiğimiz değil; onu fark ettiğimizde üzerine çalışma cesaretini gösterip göstermediğimizdir.
Yetenek yalnızca bize verilmiş bir ayrıcalık değildir. Aynı zamanda hakkını vermemiz gereken bir sorumluluktur. Tam da bu noktada zihnimiz karşımıza engeller çıkarmaya başlar.
Ne zaman içimizdeki yaratıcı güce alan açmak istesek, bizi alıştığımız sınırlar içinde tutmaya çalışır. Atmak istediğimiz adımın neden mantıklı olmadığını anlatır ve hayallerimizden vazgeçmemiz için birbirinden inandırıcı bahaneler üretir. Erteleme, mükemmeliyetçilik, yetersizlik hissi, eleştirilme korkusu, “Henüz hazır değilim” bahanesi…
Zihnin yeteneği kullanmaya gösterdiği bu direnç bazen “Doğru zamanı bekle”, bazen “Şartlar henüz uygun değil”, bazen de “Biraz daha hazırlanmalısın” şeklinde belirir. Bu durum, iş hayatında da karşımıza çıkar.
Mesela yıllardır üzerinde düşündüğümüz bir fikri, mükemmel fırsatı beklerken erteleriz ya da yaratıcı bir düşünceyi paylaşabileceğimiz bir toplantıda sessiz kalırız. İnsanlara değer katabileceğimizi bildiğimiz hâlde sorumluluk almaktan geri dururuz. Bazen de görev tanımımızın güvenli sınırları içinde kalmayı tercih ederiz.
Dışarıdan bakıldığında her şey yolunda gibi görünür. İşimizi yapar, bizden bekleneni yerine getiririz. Ancak böyle böyle bize verilen yeteneğin hakkını vermekten vazgeçeriz.
Bu yüzden yeteneği keşfetmek yetmez. Onun peşinden gitme cesareti ve kararlılığı gerekir.
Ressamı ressam yapan yalnızca resim yapabilmesi değil, tuvalin karşısına tekrar tekrar oturmasıdır. Öğretmeni öğretmen yapan yalnızca bildikleri değil, kendisini yenilemesi ve bilgisini bir başkası için anlamlı hâle getirmesidir. Lideri lider yapan ise makamı değil, ihtiyaç duyulduğunda sorumluluk alması ve insanların hayatına kattığı değerdir.
Yetenek ihtimaldir. Onu bir esere dönüştüren sorumluluk ve emektir.