Akşam saatleri… Ofiste neredeyse hiç kimse kalmamış. Bilgisayar ekranında Excel tablosu açık.
Uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözler… Ertelenen hafta sonları… Vücut çoktan sinyal vermeye başlamış. Stresli günler, korkuyla uyanılan geceler, kan ter içinde yataktan fırlamalar…
Ardından baş gösteren rahatsızlıklar… Zaman zaman gelen mide ağrıları… Bir türlü sona ermeyen yorgunluk hissi…
Ne için?
Biraz daha kabul görmek için…
Biraz daha başarılı olmak için…
Daha fazla saygı görmek için…
Yani “yeterli” hissedebilmek için…
Çocukluğu boyunca ailesi, öğretmenleri ya da çevresi tarafından sürekli eleştirilen biri, büyüdüğünde o insanlardan uzaklaşsa bile eleştirel ses zihninde yaşamaya devam eder.
Artık karşısında onu yargılayan bir anne, baba ya da öğretmen yoktur. Fakat zamanla kendi kendisinin en sert yargıcı hâline gelmiştir.
Kararlarını sorgular. Hataları için kendini kolayca suçlar. Kendini affetmekte zorlanır.
Zihninde görünmez bir mahkeme kurulmuştur. O mahkemede savcı da hâkim de sanık da kendisidir. Üstelik hüküm, daha duruşma başlamadan bellidir:
“Yeterince iyi değilsin.”
Sonra zihinde dolaşıp duran başka sorular devreye girer. Geçmişte verdiği kararları tekrar tekrar düşünür. Değerlendirmediği fırsatları… Atamadığı adımları… Veremediği cevapları…
“Ya o gün farklı bir karar verseydim?”
“Ya o fırsatı değerlendirseydim?”
“Yeterince çabalıyor muyum?”
O görünmez mahkemede insan yalnızca yaptıklarıyla değil, yapmadıklarıyla da yargılanır.
Üstelik kendisini, hiç yaşanmamış ihtimallerin kusursuz sonuçlarıyla karşılaştırır.
Bu düşünceler zihninde dönüp durdukça, yaptıklarından çok yapamadıklarını görmeye başlar. Kazandıklarını değil, kaçırdığı fırsatları düşünür. Sonra aradığı cevapları kendinde değil, başkalarının hayatında bulmaya çalışır.
Kendisini bir başkasının eviyle, maaşıyla, arabasıyla ya da aldığı terfiyle ölçer. Her karşılaştırmada biraz daha geride kaldığını düşünür.
Ulaştığı hedefler onu kısa bir süre mutlu etse de bu duygu uzun sürmez. Çünkü aklı katettiği mesafede değil, henüz ulaşamadığı yerdedir.
Böyle yaşayan birey, çevresindekilerin onayını kazanmak için sürekli çabalar. Çünkü en küçük reddedilme bile zihnindeki görünmez mahkemenin yıllar önce verdiği hükmün yeniden ortaya çıkmasıdır:
“Yeterince iyi değilsin.”
Bu yüzden ya hızla savunmaya geçer ya da kendi içine kapanır. Eleştirilen aslında yaptığı iş olsa bile, değersiz olanın kendisi olduğuna inanır. Zamanla bu mücadele yalnızca zihnini değil, bedenini de yorar.
Nedenini tam olarak açıklayamadığı bir tükenmişlik hisseder. Bazen nefes almak bile zor gelir. Bir süre sonra, kabul görmek uğruna bu kadar yorulduğu şeyler bile anlamını kaybetmeye başlar.
Bu yetersizlik duygusunu daha da büyüten, insanın bugünkü hâlini sürekli gelecekte ulaşmak istediği ideal hâliyle ölçmesidir.
İnsan kendisini ulaşmak istediği ideal noktayla karşılaştırdığında, tarifi zor bir ‘boşluk’ duygusu yaşar. Çünkü ideal, ufuk çizgisi gibidir; ona doğru ilerledikçe bizden uzaklaşır.
Oysa bugünkü hâlimizi başladığımız noktayla karşılaştırdığımızda kazanımlarımızın farkına varırız. Aştığımız zorlukları, öğrendiğimiz dersleri, düştükten sonra yeniden ayağa kalktığımız günleri hatırlarız.
Her gün birkaç dakika durup ne kadar yol aldığımızı fark etmek, zamanla kendi kazanımlarımızı görebilme kasını geliştirir. Bu kas güçlendikçe gözümüz yalnızca eksikliklerimize takılı kalmaz. Başkalarının ne kadar ileride olduğuna değil, nereye geldiğimize bakarız.
Kıyaslamanın yerini şükür, yetersizlik hissinin yerini kendine güven, endişeli halin yerini daha güçlü bir duruş alır.
Belki de ihtiyacımız olan daha fazla çabalamak değildir. Kendimizi değerlendirdiğimiz ölçüleri değiştirmektir.