Geçen hafta nihayet doktorumla görüşme şansı bulabildim ve son birkaç ay içinde başıma gelenleri sıraladım.
Önce futbol oynarken elimi incittiğimi, ardından siyatik ağrıları yüzünden yürümekte zorlanmaya başladığımı, sonrasında da hayatımda ilk defa zona hastalığına yakalandığımı anlattım.
Doktorum şaşkınlıkla yüzüme baktı.
“Bütün bunlar olurken neden beni aramadın?” diye sordu.
“Aradım” dedim. “Fakat her defasında önümüzdeki bir ay boyunca randevuların dolu olduğunu, söylediler. Daha erkene randevu istediğimde de beni hastaneye yönlendirdiler.”
Doktorumun bana verdiği cevap oldukça ilginçti:
“Sen tabii çok kibar birisin. Fazla efendi ve saygılı davranmışsın. ‘Ciddi bir sağlık sorunu yaşıyorum ve doktorumu görmem gerekiyor’ deseydin seni mutlaka araya alırlardı.”
Bir an duraksadım. Bu cevabi beklemiyordum.
Demek ki problem doktorun zamanının olmaması değil yalnızca yaşadığım sıkıntıyı yeterince açık anlatamamam ve kararlılıkla isteğimi belli etmememdi.
Telefonda bana verilen ilk cevabı olduğu gibi kabul etmiş, karşımdaki insanı başka bir çözüm aramaya zorlayacak kadar kararlı davranmamıştım.
Telefona cevap veren kişi için en kolay cevap, “Doktorun randevuları dolu” demekti. Ben bu cevabı kabul ettiğim anda onun takvimde yer açmasına, doktorla konuşmasına veya başka bir çözüm bulmasına gerek kalmamıştı.
“Bu da bana güzel bir ders oldu” dedim.
Üstelik bu dersin zamanlaması oldukça manidardı. Daha birkaç gün önce bu köşede ‘efendi olmak’ üzerine yazmıştım.
Çocukluğumuzdan itibaren uslu, uyumlu ve saygılı olmaya teşvik edilmiştik. Sorun çıkarmamak, sesimizi yükseltmemek, büyüklerin sözünü kesmemek ve mümkün olduğunca efendi olmak, iyi bir insan olmanın işaretiydi.
Elbette bunların hepsi kıymetli özelliklerdir. Çünkü aileleri, kurumları ve toplulukları bir arada tutan, büyük ölçüde bu davranışlardır.
Fakat fazla uysal olmanın da bir bedeli vardır:
İstediğini alamamak… Hak ettiği fırsatları kaçırmak… Verdiği emeğin karşılığını görememek… Kendi geleceğini başkalarının kararlarına bırakmak… Sonunda da hedeflerinin, hayallerinin uzağında kalmak…
Bir doktorun dolu programında yer açmak, takvimi yeniden düzenlemek demektir. Bir çalışana daha fazla sorumluluk vermek ya da onu terfi ettirmek; görev dağılımını değiştirmeyi, bütçe ayırmayı ve yeni onaylar almayı gerektirir. Bir müşterinin sorununa alışılmışın dışında çözüm bulmak ise fikir üretmek ve sorumluluk almak anlamına gelir.
Bütün bunlar emek ister ve kişi karşısında kararlı bir talep görmedikçe mevcut düzenini değiştirmez. İnsan, çok çalışırsa müdürünün bunu fark edeceğini… Fedakârlık yaparsa karşılığının verileceğini… Sessizce beklerse sırasının geleceğini düşünürse yanılır.
Hayat maalesef adil değildir. En çok hak eden değil, ne istediğini açıkça söyleyen ve talebinin arkasında kararlılıkla duran kişi duyulur.
Doktorunu bir an önce görmesi gerektiğini söyleyen kişi, randevu talebinin karşılığını alır. İlk reddedilişi son söz kabul etmeyen, yeniden deneyen kişi hedefine ulaşır. Önemli bir projede yer almak, daha fazla destek görmek istediğini açıkça söyleyen çalışan kariyer basamaklarını hızla çıkar. Haksız yenilgiyi son söz kabul etmeyen, her düşüşün ardından yeniden ayağa kalkan ve ısrarla mücadelesini sürdüren kişi kazanır.
Hak etmek insanı kapının önüne kadar getirir; o kapının açılmasını sağlayan, ilk “hayır”dan sonra yeniden çalma cesaretidir. Adalet altın tepside sunulmaz; insan ne istediğini açıkça söyleyerek ve talebinin arkasında kararlılıkla durarak hakkını alır.