2008 sonbaharıydı. Masumiyet Müzesi’ni bir solukta okuduğumda, Nişantaşı, Merhamet Apartmanı’nın basamakları, Hilton’daki kutlamalar bir süre aklımdan çıkmadı. Hatırlamadığım bir dönemin içime yerleştiğini fark ettim. Müze açıldığında belki de ilk ziyaretçilerinden biri oldum. Kemal’in takıntılı aşkı -annem dahil- kimi okuru rahatsız etti; ben ise onun eşyalarla kurduğu bağı, o nesnelere dokunduğunda ne hissettiğini anlamaya çalıştım. Marie Kondo’nun yalnızca “neşe kıvılcımı” uyandıran eşyaları saklama fikrini düşününce, bu bağ belki de o kadar yabancı değildi. Orhan Pamuk’un dizi yapımına izin verdiğini öğrendiğimde ise, aklımızdaki Kemal’i ve Füsun’u ekranda görme merakıyla, sayfalara yayılan bu dünyanın söze yaslanmadan nasıl kurulacağını düşündüm.
Romana aşina olmayanlar için kısaca özetleyelim: Kemal, Basmacı ailesinin küçük oğlu; Nişantaşı’nda büyümüş, Amerika’da iş idaresi okuyup babasının işinde yönetici olmuş, hayatı baştan düzenlenmiş bir varis. Bu hayata uygun bir eş olacak olan kız arkadaşı Sibel’le nişan hazırlıkları sürerken, ona hediye almak için girdiği dükkân hikayesinin akışını değiştirir: Küçüklüğünü hatırladığı uzak akrabası Füsun’la karşılaşır.
On sekizine yeni basmış, bir güzellik yarışmasına katıldığı için çevresi tarafından hor görülen bu genç kadınla aralarındaki kimya, Kemal’i başka bir şey düşünemez hale getirir. Kendisinin Sibel’in ilk aşkı olması Kemal için kuvvetli bir bağdır; yine de kendini Füsun’a yaklaşmaktan alıkoyamaz.
Kemal’in annesinin bir heves aldığı, sonra modası geçince bırakıp unuttuğu eşyalarla dolu Merhamet Apartmanı’ndaki dairesi gizli buluşmalarının mekanı olur. Kemal bekler, Füsun gelir. Burası bir yanda aşklarını gözlerden uzak yaşadıkları, bir yandan da anıların biriktirildiği bir yer haline gelir; Kemal için beklemenin, hatırlamanın ve kaybı nesneler aracılığıyla anmanın ilk adımıdır.

Hikaye, o dönemin batılılaşma anlayışını, sınıf sınırlarını ve cinsiyet eşitsizliğini de gözler önüne serer. Füsun onun nişanlı olduğunu bilir. Kemal paralel hayatında Hilton’da yapılacak nişanın hazırlıklarını sürdürür; Sibel’le birlikte kuracağı, herkesin gözünde kusursuz görünen gelecekte Füsun’a yer yoktur. Nişan gecesi, Kemal’in ait olduğu sınıfın açık bir vitrinidir. Gelişen olaylar Füsun’un ortadan kaybolmasına neden olur. Kemal’in onu yeniden bulmaya çalışması, bu sosyokültürel çevrenin içinde sıkışmış bir adamın duygusal çözülüşünü adım adım gösterir. Kemal’in Sibel’le ilişkisi inişe geçerek devam ederken, bir yandan Füsun’u arar; bulsa da mutlu son yakınında değildir. Bu arada Füsun’un ardından ve çevresinden çalabildiği her fiziksel izi saklar: Kkimi zaman bir tuzluk, belki bir toka ya da küpe, hatta bir ayva rendesi. Tüm bunlar ileride Füsun’a duyduğu saplantılı aşkı yaşatacak mabedin parçaları olacaktır.
ORHAN PAMUK’UN CAMEO’SU
Dizinin başında Orhan Pamuk’un yaşlanmış Kemal Basmacı’yla buluşması, yıllar boyunca biriken nesnelerin hikayesini yazdırmak, Füsun’a olan aşkını unutulmaz kılmak içindir. Pamuk’un anlatının içine girmesi, kurmaca ile gerçeği yan yana getirir.
Selahattin Paşalı, ayrıcalıkla büyümüş ama içten içe eksik, takıntıları ve vicdanı arasında savrulan Kemal’i başarıyla canlandırıyor. Kitapta kadın karakterleri Kemal’in gözünden tanıyoruz; dizide ise bu karakterlerin sesi var, boyut kazanmaları için alan tanınmış. Füsun rolünde Eylül Lize Kandemir, karakterini edilgen bir aşk figürü olmaktan çıkarıyor; başına gelenlere direnen ve kendi ağırlığını taşımaya çalışan bir kadın haline getiriyor. Sibel’i canlandıran Oya Unustası Taşanlar, gururu ve kırgınlığı güçlü bir şekilde ekrana yansıtıyor. Kadro zengin: Tilbe Saran, Gülçin Kültür Şahin, Ercan Kesal, Bülent Emin Yarar’ın yanı sıra Onur Ünsal ve Hasan Erdem hikayenin aile düzenini ve sosyal çevresini oluşturuyor.

Diziyi bir solukta izledikten sonra yazmadan önce kitabı da yeniden karıştırdım, okumak istedim. Eminim siz de izledikten sonra, gitmediyseniz Çukurcuma’ya uğramak; gittiyseniz yeniden Kemal’in yıllar boyunca biriktirdiği eşyaların arasında dolaşmak isteyeceksiniz.
Kitapla paralel ilerleyen dizinin yapımcılığını Ay Yapım üstleniyor. Yönetmen koltuğunda Zeynep Günay var. ‘Öyle Bir Geçer Zaman Ki’, ‘İstanbullu Gelin’ ve son olarak ‘Kulüp’ gibi işlerde imzası bulunan Günay, yalnızca bir dönem atmosferi kurmakla yetinmiyor; karakterlerin iç dünyasını görsel dile taşırken eşyaların hafızasına da alan açıyor.