Türkiye’de doğup büyüyen hemen her erkek çocuğunun kaderidir futbol. Öyle ya da böyle hayatınıza girer. Siz hiç ilgi duymasanız bile okul ya da mahalle arkadaşlarınız çeker sizi oyunun içine. Bazen ders arasında iki taşın arasına kurulan kaledir. Bazen sokakta, hava kararana kadar peşinden koştuğunuz eski bir top…
Tıpkı Kanada’da büyüyen bir çocuğun kış sporlarından, Amerika’da büyüyen bir çocuğun da Amerikan futbolundan kolay kolay uzak kalamaması gibi…
O yüzden Türkiye’de büyüyen birçok insan gibi benim için de futbol, hiçbir zaman sadece ‘futbol’ olmadı. Üstelik babam da bir dönem profesyonel olarak futbol oynamıştı. Böyle olunca futbol, oynanan bir oyun olmaktan çıkıp evimizin, çocukluğumun ve hayallerimin bir parçasına dönüştü.
Elbette babam benim de futbolcu olmamı istiyordu. Fakat annem ve yakın çevremizdeki insanlar için futbol, peşinden gidilecek kadar güvenli bir gelecek vaat etmiyordu.
Sonunda futbolcu olma hayalimi geride bırakıp üniversite yolunu seçtim. Sınavı kazanıp okula girdim. O yıllarda iyi bir eğitim almanın, hayatın geri kalanını da büyük ölçüde güvence altına alacağına inanıyorduk.
Fakat üniversiteden mezun olduğumuzda, bu kez hepimizi gelecek kaygısı sardı. Elimizde bir diploma vardı ama hayatımızı nasıl kuracağımızı bilmiyorduk. Adeta sudan çıkmış balık gibi, ne tarafa gideceğimizi kestiremeden sağa sola savrulmaya başladık.
Ne yapacağımıza karar vermeye çalışırken aklımızda bin bir türlü soru vardı:
İş bulabilecek miyim? Doğru mesleği mi seçtim? Kendi ayaklarımın üzerinde durabilecek miyim? Ya arkadaşlarımın gerisinde kalırsam?
Kimimiz yüksek lisansa yöneldi. Kimimiz karşısına çıkan ilk iş fırsatını değerlendirdi. Kimimiz kendi işini kurdu, kimimiz ailesinin şirketinde çalışmaya başladı. Yollarımız farklılaştı ama zihnimizdeki sorular pek değişmedi. Bu kez gelecek kaygısı, iş hayatının içinde karşımıza çıktı:
Toplantım iyi geçecek mi? Yöneticim yaptığım işi beğenecek mi? Ya başarısız olursam? Hayalini kurduğum hayata ulaşabilecek miyim?
Yıllar geçtikçe hayatı kontrol etme isteğimiz hiç değişmedi.
Futbolcu olamasam da futbola olan tutkum hiç azalmadı. Çocukluğumla bugünüm arasında uzanan görünmez bir bağ olarak hep hayatımda kaldı.
Geçen hafta sonu yine maç oynamaya gittim. Ama o sabah içimde farklı bir duygu vardı.
Son zamanlarda uykularım düzensizdi. Biraz kaygılı uyanmıştım. Ağrıyan bacağımı hissediyor, sakatlanmaktan endişe ediyordum. Bir yandan da her zaman olduğu gibi iyi oynamak ve kazanmak istiyordum.
Zihnim alıştığı şeyi yapmaya başladı:
“Ya kötü oynarsam?” “Ya sakatlanırsam?” “Ya kazanamazsam?”
Henüz sahaya çıkmadan, oynanmamış bir maçın bütün ihtimallerini kontrol etmeye çalışıyordum. Sonra kendime yalnızca şunu söyledim:
“Oyunun tadını çıkar. Top sana geldiğinde, o an yapabileceğin en doğru hareketi yap.”
Maçın sonucunu ya da başkalarının benim hakkımda ne düşündüğünü umursamadım.
Sadece oyunun keyfini çıkarıyor, top her ayağıma geldiğinde o anın gerektirdiği hareketi yapıyordum.
Maç bittiğinde skor 1-0’dı. Maçın tek golünü ben atmıştım. Takım arkadaşlarım yanıma gelip beni tebrik ederken bir kez daha şunu anladım: Hayatta da oynadığımız oyunların nasıl sonuçlanacağını önceden bilmek istiyoruz. Kariyerimizin nereye varacağını, verdiğimiz kararların doğru olup olmadığını, yarının önümüze ne çıkaracağını…
Bütün ihtimalleri hesaplıyor, henüz yaşanmamış günlerin yükünü bugünden taşımaya başlıyoruz.
Bunun yerine içinde bulunduğumuz anın tadını çıkarıp yalnızca önümüzdeki doğru adıma odaklandığımızda, kontrol edemediklerimizle mücadele etmeyi bırakıp akışta kaldığımızda, gerisini hayat tamamlıyor.