“Olanları duyduğun için mi beni aradın?”
Uzun süredir görüşemediğim doktor bir arkadaşımı aradığımda, ağzından ilk bu sözler döküldü.
“Hayır” dedim. “Ne oldu?”
Kısa bir sessizlik oldu.
“İki gün önce kliniğim tamamen yandı.”
Ne söyleyeceğimi bilemedim. Yıllardır emek verdiği, büyüttüğü yerden bahsediyordu.
“Hâlâ şoktayım, olanlara inanamıyorum” dedi.
“Daha önce ne böyle bir şey duydum ne de yaşadım. İki gündür çok garip hissediyorum. Bazen olanları iyiye yormayı başarıyorum. Gülüyorum, geçiyorum. Sonra bir anda kaybettiklerim aklıma geliyor ve inanılmaz üzülüyorum.”
Bir süre sustu.
“Cenazelerde de böyle hissedersin ya, işte öyle… Bir an insanlarla konuşup olan biteni unutursun, gülümsersin. Sonra birden ne olduğunu hatırlarsın. İçini derin bir üzüntü kaplar.”
Kaybetmek gerçekten de biraz böyle…
Sonra bir telefon çalar ya da birisi bir soru sorar ve bir süreliğine unutur gibi olursun, hayat normale dönüyor zannedersin. Çok uzun sürmez bu durum. Bazen bir eşya ya da geçmişi hatırlatan bir resim… Bazen söylenen bir söz… Bazen de bir anı… Birkaç dakika önce unutabildiğin kaybın sızısı yeniden bütün ağırlığıyla geri gelir. Kurulan düzen, her sabah “Günaydın” dediğin insanlar… Yılların emeği… Bir anda yok olup gidivermiştir.
Doktor arkadaşımı dinlerken ne söylesem yaşadığı kaybın yanında eksik kalacağını biliyordum.
Geçmişi geri getirmek mümkün değildi. Yanan kliniğin, bozulan düzenin ve yılların emeğinin yerini birkaç teselli cümlesi dolduramazdı. Aklıma gelen ilk düşünce, bundan sonra geride kalana değil, kurulabilecek hayata bakması gerektiğiydi. Ona da bunu söyledim:
“Bu durumu yeni bir başlangıç olarak görmekten başka çaren yok.”
Dışarıdan bakan biri olarak bunu söylemek elbette kolaydı. Arkadaşım karanlık bir tünelde yürüyor gibiydi… Belki tünelin sonunda bir ışık olduğunu biliyordu ama o ışığa ulaşana kadar yönünü göremiyordu. Tünelin ne kadar süreceğini de bilmiyordu. Doğal olarak korkuyordu. Böyle zamanlarda kaygı, zihni kolayca ele geçirir ve insanı en kötü ihtimallere inandırır. “Hayat artık bir daha eskisi gibi olmayacak” düşüncesi dönüp durur insanın zihninde. Çünkü insanı asıl korkutan, kaybettiklerinden çok, geleceğin de o kayıplarla birlikte daha kötüye gideceğine dair inançtır.
Oysa hayat hiçbir zaman düz bir çizgide ilerlemez. Kayıpların yaşandığı dönemlerin ardından kazanımlar gelir. Biten bir dönem, yenisinin önünü açar.
Hayatın kendine has bir akışı vardır. İnsan sıradan ve öngörülebilir bir ritim içinde yaşar. Kurduğu düzenin güvenine alışır; yarının aşağı yukarı nasıl olacağını bildiğini sanır. Sonra beklenmedik bir şey olur: Bazen bir yangın… Bazen bir hastalık… Ya da hiç beklenmedik bir ayrılık… Kaybedilen bir iş… Başarısız bir girişim…
Bir anda o alışılmış düzenin dışına çıkmak zorunda kalır. Artık bildiği yöntemler yeterli değildir.
Daha önce karşılaşmadığı sorunlarla uğraşır, hiç vermediği kararları vermek zorunda kalır.
İster istemez yeni yollar arar. O yollarda hata yapar, yanılır, bazen başa döner. Ama yolun sonunda artık başladığı yerdeki insan değildir. Daha fazlasını görmüş, daha fazlasını yaşamıştır. Deneyim kazanmıştır. Artık hayata, insanlara ve yaptığı işe daha fazla değer katabilecek birikime sahiptir.
Asıl değişim, insan kaybettiklerine bakmayı bırakıp bundan sonra ne kurabileceğine baktığında başlar.
Eski bir söz vardır: “Bir adayı almak istiyorsan, o adaya seni getiren gemileri yakmalısın.”
Yeni başlangıçları mümkün kılan ve insanı ileriye götüren; artık geriye dönecek bir yolunun kalmamasıdır.